Friday, October 20, 2006

YARGIÇ VE CUMHURİYET SAVCILARININ İNSAN HAKLARI KONUSUNDAKİ EĞİTİMİ

YARGIÇ VE CUMHURİYET SAVCILARININ

İNSAN HAK­LARI KONUSUNDAKİ EĞİTİMİ

Tarık FIRAT

Sason Cumhuriyet Savcısı

Giriş

Çağdaş liberal devletlerin omurgasını oluşturan erkler ayrılığı ve erkle­rin denkliği ilkeleri, devletin temel işlevleri olan yasama, yürütme ve yargının karşılıklı ilişkisini anlatır. Bu çerçevede yargı, yürütme ve yasa­manın hukuksal sınırlar içerisinde kalması açısından denetleyici rol oynar. Yasanın ve hukukun koruduğu her türlü hakkın çiğnendiği savı, yargı önünde dillendirilebilecek ve yargı, adaleti yerine getirecektir.

Uluslararası alanda insan haklarına ilişkin düzenlemeler, Türkiye’nin bu düzenlemelere taraf olmasıyla iç hukukun bir parçası haline gelmekte ve hatta normlar hiyerarşisinde üstün norm halini almakta ve bu hak kategorile­rinin çiğnenmesi anlamındaki eylem ve işlemler de, böylece yargının dene­timi alanına girmektedir. 7 Mayıs 2004 tarihli ve 5170 sayılı Yasa ile 1982 Anayasasının 90’ıncı maddesine eklenen, yöntemine göre yürürlüğe konul­muş temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalarla yasaların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlık­larda uluslararası antlaşma hükümlerinin esas alınacağı şeklindeki cümle karşısında, artık insan hakları alanında uluslararası düzenlemeyle çatışan bir yasa kuralını uygulama olanağı kalmamıştır. Uyuşmazlık durumunda, ülke­mizin taraf olduğu bütün insan hakları sözleşmeleri, yargı yerleri ve yönetsel makamlar tarafından kendiliğinden uygulanacaktır. Doğal olarak, bu nite­likteki bir uluslararası antlaşma, yalnızca yasal bir düzenlemeyle çatışma halinde değil, örneğin bir yasa gücünde kararname veya yönetsel bir düzen­leme ile uyuşmazlık durumunda da uygulanacaktır. Uyuşmazlığın çözü­münde, sadece uluslararası antlaşma metni değil, uluslararası antlaşmanın öngördüğü denetim organının kararları da dikkate alınacaktır. Uluslararası antlaşmanın iç hukukta uygulanması için, ülkemiz tarafından imzalanıp onaylanmış olması yeterlidir; antlaşmanın uygulanması için ayrıca bir yasal ya da yönetsel düzenlemenin olması gerekmemektedir.[1]

Ülkemizin özellikle Avrupa Birliği ile bütünleşme çabaları kapsa­mında, taraf olduğu insan haklarına ilişkin uluslararası düzenlemeler konuyu daha da güncel duruma getirmektedir. Yukarıda anılan anayasal değişikliğe kadar, insan haklarına ilişkin ulusal hukuk kurallarının, ülkemizin taraf ol­duğu uluslararası sözleşmelere üstün olduğu şeklindeki görüşün ve bu görü­şün yansıdığı yargısal uygulamanın, ülkemizin içinde bulunduğu uluslararası koşullar ve sözünü ettiğimiz anayasal değişiklik doğrultusunda değişmesi gerekliliği karşısında, yargıç ve Cumhuriyet savcılarının bu konudaki eği­timleri yakıcı bir ihtiyaç olarak kendini hissettirmiştir. Ülkemizin taraf ol­duğu insan haklarına ilişkin bir uluslararası antlaşmanın, dava taraflarınca öne sürülmese bile, davaya bakan yargısal makam tarafından, ilgili olduğu oranda, kendiliğinden uygulanması gerekliliği, bu antlaşmanın ve bu ant­laşmaya ilişkin denetim organlarınca verilmiş kararların bilinmesini gerekli kılmaktadır. Ancak, uygulamada, yargıç ve Cumhuriyet savcılarına yönelik eğitim çalışmalarının ve dolayısıyla anılanların ilgisinin, çoğunlukla, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları ile sınırlı kaldığı, Türkiye’nin taraf olduğu insan haklarına ilişkin diğer ulusla­rarası antlaşmaların ise pek irdelenmediği gözlenmektedir. Oysa, uluslara­rası hukuk ve iç hukuk bağlamında bu antlaşmalar arasında bir derece farkı gözetmek mümkün değildir; aksi yöndeki tutum insan haklarının bölüne­mezliğine aykırı olacaktır.

Bu çerçevede, Türkiye’nin onayladığı insan haklarına ilişkin sözleş­meleri saymak gerekirse, bunlar: Irk Ayrımcılığının Tüm Biçimlerinin Kal­dırılması Uluslararası Sözleşmesi; Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi; Ekonomik, Sosyal, ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi; Kadınlar Hakkında Tüm Ayrımcılık Biçimlerinin Kaldırılması Sözleşmesi; İşkenceye ve Başka Zalimce, İnsanlıkdışı ya da Onur Kırıcı Ceza ya da Dav­ranışlara Karşı Sözleşme; Çocuk Hakları Sözleşmesi; Zorla Çalışma Söz­leşmesi; Sendika Özgürlüğü ve Sendika Hakkının Korunması Sözleşmesi; Örgütlenme Hakkı ve Toplu Pazarlık Sözleşmesi; Ücret Eşitliği Sözleşmesi; Zorla Çalışmanın Kaldırılması Sözleşmesi; Ayrımcılık Sözleşmesi (İstihdam ve Meslek); Asgari Yaş Sözleşmesi; Çocukların Çalışmasının En Kötü Bi­çimlerinin Kaldırılması ve Yasaklanması Sözleşmesi; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesine Ek 1 Sayılı Protokol; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesine Ek 6 Sayılı Protokol; Avrupa Sosyal Şartı; Sosyal Güvenlik Avrupa Kodu ve Sosyal Güvenlik Avrupa Sözleşmesidir.[2]

Bu sözleşmelerin tümünün iç hukukta eşit şekilde uygulanma yete­nekleri vardır ve bu durum sözleşmeleri uygulayacak makamlardan biri olan ulusal yargısal makamların bu sözleşmeleri ve denetim organlarının kararla­rını çok iyi bilmelerini gerekli kılmaktadır. İnsan haklarına ilişkin uluslara­rası antlaşmaları, ulusal yönetsel makamlar da, elbette, uygulaya­caklardır ancak bu türden yönetsel eylem ve işlemlerin de, Anayasanın 125’inci mad­desi uyarınca yargısal denetime tabi olduğu anımsanırsa, yargı­nın bu konu­daki yeri ve önemi daha belirgin hale gelecektir. Bu durum, yar­gıç ve Cum­huriyet savcılarını, insan hakları eğitiminin diğer hedef kitleleri arasında özellikli bir konuma getirmektedir. Bu kapsamda, yargıç ve Cum­huriyet savcılarına yönelik eğitim çalışmalarını, Türkiye’nin onayladığı bütün insan hakları sözleşmelerini içerir şekilde tasarlamak bir zorunluluktur.

Yargıç ve Cumhuriyet savcılarının, insan hakları konusundaki eğiti­mine ilişkin Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Güvenlik ve İş­birliği Konferansı/Teşkilatı ve Avrupa Birliği belgeleri, çalışmanın ilk bö­lümünde irdelenmektedir. Yargıç ve Cumhuriyet savcılarının adaylık dö­nemi eğitimi, Türk Adalet Akademisi tarafından; atandıktan sonraki eğitim­leri ise Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı tarafından verildiğinden, anılan kurumların söz konusu alandaki etkinlikleri de, ikinci bölümde, yasal daya­nakları ile birlikte ele alınmaktadır.

BİRİNCİ BÖLÜM

Yargıç ve Cumhuriyet savcılarının insan hakları eğitiminin ulus­lararası dayanakları

Bu bölümde, yargıç ve Cumhuriyet savcılarının, insan hakları konu­sundaki eğitimine ilişkin Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Gü­venlik ve İşbirliği Konferansı/Teşkilatı ve Avrupa Birliği belgeleri ele alın­maktadır. Bunlardan sadece bir tanesi sözleşme niteliğinde olup; diğerleri bildirge, ilke, karar, tavsiye ve belge niteliğindedir.

1. Birleşmiş Milletler Belgeleri

1.1. İşkence ve Başka Zalimce; İnsanlık Dışı Yada Onur Kırıcı Ceza Yada İşlemlere Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi

Sözleşme, 10 Aralık 1984 tarihinde kabul edilmiş ve 26 Haziran 1987 tarihinde yürürlüğe girmiştir.[3] İşkenceye Karşı Sözleş­meyi, 25 Ocak 1988 tarihinde imzalayan Türkiye, 3441 sayılı ve 21 Nisan 1988 tarihli yasayla onaylanmasını uygun bulmuştur. Bakanlar Kurulu’nun 88/13023 sayılı ve 16 Haziran 1988 tarihli kararıyla onaylanan sözleşme, 10 Ağustos 1988 tarihin­den başlayarak iç hukukta bağlayıcılık kazanmıştır. Türkiye, 1 Eylül 1988 tarihinde, İşkenceye Karşı Komite’nin bireysel ve devletten devlete yakın­maları inceleme konularındaki yetkisini de tanımıştır.[4]

Sözleşmenin 10’uncu maddesine göre, her taraf devlet, işkencenin ya­saklanmasına ilişkin eğitim ve bilginin yasa uygulayıcı personel, sivil veya askeri, tıbbi personel, kamu görevlileri ve herhangi bir şekilde tutuklanan, gözaltına alınan veya hapsedilen herhangi bir kişinin tutuklanması, sorgu­lanması veya işlemiyle ilgilenebilecek diğer kişilerin eğitim programına da­hil edilmesini sağlayacaktır.[5] Ayrıca, 10’uncu maddenin 2’nci fıkrasına göre, taraf devletler, işkence yasağını, bu gibi ki­şilerin ödev ve görevleri ile ilgili olarak yayımlanmış kural ya da yönergelere koyacaktır.[6]

1.2. İşkence ve Başka Zalimce; İnsanlık Dışı Yada Onur Kırıcı Ceza Yada İşlemlere Karşı Tüm Kişilerin Korunması Bildirgesi

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından, 9 Aralık 1975 tarihinde ve 3452 [XXX] sayılı kararla kabul edilen Bildirgenin 5’inci maddesine göre, yasaların uygulanmasıyla görevli personelin ve özgürlüklerinden yok­sun kişilerin sorumluluğunu üstlenebilen, kamu yönetiminin öteki görevlile­rinin yetiştirilmesinde, işkencenin ve başka zalimce, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza ya da davranışların yasaklanmasının tümüyle göz önünde bulun­durul­masına dikkat etmek gerekir. Bu yasaklamanın aynı zamanda, söz ko­nusu kişilerin korunmasına (saklanmasına, gözetimde tutulmasına) ya da bakımına (tedavisine) müdahale etmeye çağrılabilecek olanların yükümlülük ve gö­revleriyle ilgili olarak yayımlanan genel kurallarda ya da genelgelerde de uygun biçimde yer alması gerekir.[7]

1.3. Bireylerin, Grupların ve Toplum Organlarının Evrensel Ola­rak Tanınmış İnsan Haklarını ve Temel Özgürlüklerini Geliştirme ve Koruma Hakkı ve Sorumluluğu Bildirgesi

9 Aralık 1998’de kabul edilen Bildirge’nin 14’üncü maddesinde, devletin; yasal, yargısal, yönetsel ya da başka planlarda, yargılama yetkisi içinde bulunan tüm kişilerin kişisel ve siyasal hakları ile ekonomik, sosyal ve kültürel hakları konusunda daha iyi bilinçlenmeleri amacıyla önlemler alma yükümlülüğü bulunduğu ön görülmüştür. Bu önlemler, özellikle insan haklarıyla ilgili ulusal ve uluslararası mevzuat ve temel belgelerin yayın­lanması ile onaylanan sözleşmelere ilişkin olarak hazırlanan dönemsel ra­porlara ve denetim organlarının raporlarına ulaşılmasını sağlamaktır.[8]

1.4. Yasaların uygulanmasından sorumlu olanlarca güce başvu­rulması ve ateşli silahlar kullanılmasına ilişkin temel ilkeler

27 Ağustos-7 Eylül 1990 tarihleri arasında Havana’da toplanan Suçla­rın Önlenmesi ve Suçluların Islahı Üzerine Sekizinci Birleşmiş Mil­letler Konferansı tarafından kabul edilen ve yasalarla kendilerine, gerekti­ğinde güç ve ateşli silah kullanma yetkisi verilmiş kamu görevlilerinin güç ve silah kullanma yetkisinin koşullarını düzenleyen ilkelerin başlangıç bö­lümünün son paragrafında, kanun adamlarının görevlerini düzenleyip geliş­tirme işini yerine getirirken üye devletlere yardımcı olması için formüle edilen temel ilkelerin, ulusal mevzuatın çıkarılması ve uygulanması sıra­sında hükümet­lerce dikkate alınacağı ve ilkelere uyulacağı; ilkelerin, kanun adamları ile yargıçlar, Cumhuriyet savcıları, avukatlar, yürütme ve yasama organı üyeleri gibi kişilerin ve kamuoyunun dikkatine sunulacağı belirtil­mektedir.[9]

1.5. Savcıların rolüne uygulanabilen yönlendirici ilkeler

27 Ağustos-7 Eylül 1990 tarihleri arasındaki Birleşmiş Milletler Kon­feransı’nda kabul edilen ve savcıların cezai kovuşturmalarda etkililiğini, yansızlığını ve adil olmalarını sağlamak ve geliştirmek konusunda üye dev­letlere yardımcı olmak için hazırlanmış olan ilkelere, hükümetlerce ulusal mevzuat ve uygulaması çerçevesinde saygı gösterilecek ve ilkeler göz önünde bulundurulacaktır. İlkeler, savcılar ve yargıçlar, avukatlar, yürütme ve yasama organlarının üyeleri (bakanlar ve milletvekilleri) ve tüm halk gibi başka kişilerin de dikkatine (bilgisine) sunulacaktır. Yönlendirici ilkeler, savcılar göz önüne alınarak formüle edilmiştir ancak gerektiğinde, özel ko­şullar için atanan soruşturmacılara da uygulanacaktır.[10]

1.6. Kadınlara Karşı Şiddetin Kaldırılmasına İlişkin Bildirge

Birleşmiş Milletler’in 20 Aralık 1993 tarih ve 44/104 sayılı kararı ile kabul edilen bildirgenin 4’üncü maddesinin (i) bendine göre, devletler, ka­dınlara karşı şiddeti önlemeye yönelik politikaları uygulamakla, gerekli so­ruştur­maları yapmakla ve suçluları cezalandırmakla görevli memurların ve ceza­landırma birimleri (hizmetleri) görevlilerinin, kadınların gereksinmele­rine karşı duyarlık kazanmalarına özgü bir eğitim almalarına dikkat edecek­lerdir (gözeteceklerdir).[11]

2. Avrupa Konseyi belgeleri

2.1. İnsan Hakları Komiseri Kararı

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri hakkında (99)50 sayılı karar, Bakanlar Komitesi tarafından 7 Mayıs 1999 tarihinde Budapeşte’de yapılan 104’üncü oturumda kabul edilmiştir.

Komiserlik makamı, Avrupa Konseyinin insan hakları metin ve ku­rumlarından kaynaklanan insan hakları eğitiminden, bu konudaki bilinçlen­dirme çalışmalarından ve onlara saygı duyulmasından sorumlu olacak olan, yargı yetkisi olmayan bir kurum olarak tanımlanmıştır.

Komiser, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa Kon­seyi’nin başka insan hakları metinleri çerçevesinde kurulmuş olan denetim kurumlarının yetki alanını dikkate alacak ve bu kurumların işlevlerinden farklı işlevler yerine getirecektir. Komiserin bireysel başvuru kabul etme yetkisi yoktur.

Komiser, üye devletlerde insan hakları konusundaki eğitimi ve bi­linçlendirme çalışmalarını teşvik edecek ve üye devletlerde insan haklarına gerçekten saygı duyulmasının ve vatandaşların bu hakları tam olarak kulla­nabilmelerinin teşvik edilmesine katkıda bulunacaktır. İnsan haklarının ko­runması ve insan hakları ihlallerinin engellenmesi konusunda danışmanlık ve bilgi sağlayacaktır. Komiser, kamu ile olan iletişiminde, mümkün oldu­ğunca üye ülkelerdeki “insan hakları” yapılarını kullanacak ve onlarla işbir­liği yapacaktır. Bu tür yapıların mevcut olmadığı ülkelerde bunların kurul­masını teşvik edecektir.

Üye devletlerin hukukunda veya uygulamalarında Avrupa Konseyi in­san hakları kurumlarının öngördüğü insan haklarına saygı konusunda yeter­sizlikler olduğu takdirde bunları tespit edecek, üye devletlerin bu standartları uygulamalarını teşvik edecek ve devletlerin onayı ile bu yetersizliklerin gi­derilmesinde onlara yardımcı olacaktır.[12]

2.2. İnsan Hakları Öğretimi Kararı

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 25 Ekim 1978 tarih ve 78 (41) sayılı İnsan Hakları Öğretimi Kararına göre, Bakanlar Komitesi, üye dev­letlerin hükümetlerine, kamu görevinin sivil ve asker üyelerinin (sivil ve askeri kamu görevlilerinin) yetiştirilmesi çerçevesinde insan haklarına saygı ve bununla ilgili koruma mekanizmaları konusunda uygun bir öğretimi ge­liştirmelerini tavsiye etmektedir.[13]

2.3. Avrupa Bakanlar Konferansı kararları

İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunması Avrupa Sözleş­mesi’nin 50’nci yıldönümü dolayısıyla 4 Kasım 2000 tarihinde sözleşmenin kabul edildiği Roma’da toplanan İnsan Hakları Konusunda Avrupa Bakanlar Konferansı , kabul ettiği iki kararda insan hakları eğitimine değinmiştir.

1 sayılı “İnsan Haklarının Kurumsal ve İşlevsel Korunmasının Ulu­sal ve Avrupa Düzeylerinde Uygulamaya Konulması Kararı”nda, üye dev­letler­den, sözleşmenin ve Mahkeme kararlarının çevrilerek, yargı organları başta olmak üzere ulusal yetkililere dağıtılmasını ve erişilebilir olmasını sağla­malarını istemiştir. Bunun dışında, üye devletlerden, sözleşme ve mah­keme kararları ile sınırlı olmaksızın ancak bu belgelerin altını çizerek, po­lisler ile cezaevleri görevli ve yöneticileri başta olmak üzere tüm yasa uy­gulayıcıla­rına yönelik insan hakları eğitimi programları başlatmalarını ya da başlatıl­mışsa güçlendirmelerini de istemiştir.

Konferansta kabul edilen 2 sayılı “İnsan Haklarına Saygı, Avrupa’da Demokratik İstikrarın ve Uyumun Kilit Etkeni: Güncel Sorunlar Kararı”, insan hakları eğitiminin özellikle hukuk ya da hukukçuluk meslekleri için taşıdığı önemin altını çizerek, hükümet dışı örgütlerin sivil toplumda insan haklarına duyarlılık kazandırmada oynadıkları önemli role değinmiş ve üye devletlerden, toplumun tüm kesimlerinde, özellikle hukuk mesleklerinde insan hakları eğitimini geliştiren ve özendiren tüm uygun önlemleri almala­rını istemiştir.[14]

2.4. Avrupa Cezaevi Kuralları Tavsiyesi

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 12 Şubat 1987 tarih ve R(87) 3 sayılı kararı ile kabul edilmiş olan tavsiye kurallarının, “Personel” başlıklı 3’üncü bölümü içerisinde yer alan 55/4’üncü maddesine göre, tüm perso­nelin eğitim programlarında Avrupa Cezaevi Kuralları gerekleri ve uygula­ması ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine yer verilmesi öngörülmüştür.[15]

2.5.Yargıçların Bağımsızlığı, Etkililiği ve Rolü Tavsiyesi

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 13 Ekim 1994 tarihli ve R(94) 12 sayılı kararıyla kabul edilmiştir. Tavsiye kararının 5’inci ilkesinde, yar­gıçların görevlerini etkili ve uygun biçimde yerine getirmeleri için zo­runlu olan her türlü eğitimi izlemeleri gerektiği belirtilmiştir. Bu bağlamda, “Av­rupa Konseyi Statüsünün 15.b maddesi gereğince, (…) üye devletlerin hü­kümetlerine, bireysel olarak yargıçların ve yargıçlık mesleğinin geliştiril­mesi için gerekli olan tüm önlemleri almaları ya da güçlendirilmesi ve özel­likle tavsiye ilkelerinin uygulanarak, yargıçların bağımsızlığını ve etkilili­ğini iyileştirmeleri tavsiye” edilmiştir.[16]

3. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı/Teşkilatı belgeleri

3.1. AGİK/AGİT’in İnsancıl Boyut Konferansı Kopenhag Top­lantı Belgesi

Avrupa’da Güvenlik ve İşbirliği Konferansı’na katılan devletlerin tem­silcileri, (…) AGİK’in izlenmesi çerçevesinde yapılan Viyana Toplantısı Kapanış Belgesinde yer alan AGİK’in insancıl boyutu konusundaki Konfe­ransa ilişkin kurallar gereğince 5-29 Haziran 1990 tarihleri arasında Kopen­hag’da toplanarak, 29 Haziran 1990 tarihinde belgeyi kabul etmişlerdir. Bel­genin, 16/4’üncü maddesine göre, katılan devletler, “işkencenin yasaklan­ması konusunda eğitim ve bilginin, sivil ya da askeri, yasaların uygulanma­sından sorumlu olanların, sağlık personelinin, memurların ve gözaltına, sor­gulamaya ya da her hangi bir yakalama, tutuklama ya da hapis işlemine bağlı olan her bireyin bakımına (tedavisine) katılabilen tüm kişilerin eğitim prog­ramlarının ayrılmaz parçası olmasını sağlayacaktır”[17]

3.2. AGİK/AGİT’in İnsancıl Boyut Konferansı Moskova Toplantı Belgesi

“Avrupa’da Güvenlik ve İşbirliği Konferansı’na katılan devletlerin temsilcileri, (…) AGİK’in izlenmesi çerçevesinde yapılan Viyana Toplantısı Kapanış Belgesi’nde yer alan AGİK’in insancıl boyutu konusundaki Konfe­ransa ilişkin kurallar gereğince 10 Eylül-4 Ekim 1991 tarihleri arasında Moskova’da” toplanarak, 3 Ekim 1991 tarihinde belgeyi kabul etmişlerdir.

Anılan belgenin 20/4’üncü maddesine göre, “yargının bağımsızlığını geliştirmek için, katılan devletler, (…) yargıçların ve yasa uygulayıcılarının eğitim ve öğretimi, bunun yanı sıra, bağımsızlıklarına saygının ve kamusal yargı hizmetinin yansız işlemesinin güçlendirilmesini amaçlayan mevzuatın hazırlanması ve yasalaşması gibi alanlarda, süreklilik temelinde bir işbirli­ğine” gideceklerdir. 22’nci maddeye göre, “katılan devletler, yasa uygulayıcı personelin yetiştirilmesi sırasında, aşırı güç kullanma yasağı konusunda eği­tilerek bilgilendirilmesini ve eğitimlerinde ilgili uluslararası ve iç hukuk davranış kurallarına yer verilmesini sağlamak üzere uygun önlemleri” ala­caklardır. 42/3’üncü maddeye göre ise, “katılan devletler, eğitim programla­rından sorumlu olan yetkili makamları tüm düzeydeki öğrenciler, özellikle hukuk (…) okullarındaki öğrenciler için insan haklarına ilişkin etkili prog­ram ve kurslar planlamaya (düzenlemeye) özendirecektir”[18]

3.3. AGİK/AGİT’in 1994 Budapeşte Belgesi

Yeni Bir Çağda Bir Resmi Ortaklığa Doğru

6 Aralık 1994 tarihinde kabul edilen Budapeşte Doruğu Bildirgesi­nin 20’nci maddesine göre “katılan devletler (…) işkence eylemlerine son ver­mek için, yasaların uygulanmasına ilişkin hizmetler ile güvenlik hizmet­leri görevlilerinin eğitim ve yetiştirilmesiyle ilgili programlara, özel kurallar koymayı da üstlenirler.”[19]

4. Avrupa Birliği belgeleri

Avrupa Birliği çerçevesinde, Katılım Ortaklığı Belgesinde, hem ge­nel olarak kamu görevlileri, hem de yargı personeli için insan hakları eğitimi öngörülmüştür: “Yasaların uygulanmasından sorumlu olan kamu yetkilile­rine/görevlilerine yönelik yoğun insan hakları eğitimi, öteki ülkeler ve ulus­lararası kuruluşlar ile işbirliği yapılarak gerçekleştirilecektir.” “Yargının işleyiş ve etkinliğini geliştirmek amacıyla, yargıç ve Cumhuriyet savcıları­nın, özellikle Avrupa Birliği mevzuatı konusunda eğitimlerinin güçlendiril­mesi öngörülmüştür. Bu eğitimin, insan haklarını da içermesi gerektiği açıkça belirtilmiştir.” [20]

AB müktesebatını üstlenmek için hem Katılım Ortaklığı Belgesinde belirtilmiş, hem de ülkemizce belirlenmiş olan öncelikli alanlarda kullanıla­cak mali ve beşeri kaynakları, gerçekleştirilecek kurumsal ve yönetsel re­formları, AB müktesebatına uyum bağlamında çıkarılacak yasa ve yönetme­likleri ve bunlara ilişkin takvimi gösteren 2001 tarihli “AB Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programı”, 2003 yılında gözden geçi­rilmiş ve program, “Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programı’nın Uygulanması, Koordinasyonu ve İzlenmesine Dair Karar” (2003/5930 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı) ile birlikte 24 Tem­muz 2003 tarih ve 25178 mükerrer sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.[21]

Ulusal programın siyasal ölçütler kısmında; hükümetin, ifade özgürlü­ğünün geliştirilmesine ve sürdürülmesine öncelik ve önem verdiği belirtile­rek, sivil toplumun güçlenmesi ve demokratik yaşama katılımının destek­lenmesine devam edileceği vurgulanmaktadır. Bu çerçevede, ilgili mevzua­tın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine uygunluk açısından gözden geçiril­mesinin sürdürüleceği; işkence ve kötü muamele olaylarının önlene­ceği ve bu konuda sıfır hoşgörü gösterileceği, bu amaçla yürürlüğe konulan yasal ve yönetsel önlemlerin titizlikle uygulanacağı; kamu görevlilerinin insan hak­ları eğitimlerinin yoğunlaştırılacağı ve yaygınlaştırılacağı; demok­ratikleşme sürecinin temelini oluşturan yargı reformuna ağırlık verileceği; ceza ve tutu­kevlerinin koşullarına ilişkin önlemlerin etkili bir şekilde uy­gulanmasının sağlanacağı ifade edilmektedir.

Yasa uygulayıcılarının insan hakları eğitiminin yoğunlaştırılacağı ve yaygınlaştırılacağı; yargı mensupları ve kolluk kuvvetleri başta olmak üzere, kamu görevlilerinin insan hakları konusunda sürmekte olan eğitim prog­ramlarının yaygınlaştırılacağı ve özellikle AİHS ve AİHM içtihadı ile AB hukuku alanlarındaki eğitim programlarının Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği ile işbirliği içinde geliştirileceği vurgulanmaktadır.

Devletin temel niteliklerinin başında gelen hukuk devleti ilkesinin ev­rensel hukuk değerlerini benimsemiş çağdaş toplumlardaki anlayışla ülke­mizde de yerleştirilmesinin, adalet hizmetlerinin modern toplumun gerekle­rine uygun şekilde etkili hale getirilmesinin hükümetin bu alandaki en önemli hedefi olduğu, bu bağlamda gerçekleştirilecek yargı reformunun demokratikleşme sürecinin temelini oluşturduğu belirtilmekte; bu alanda öncelikli olarak, uygulamada yeknesaklığın sağlanması amacıyla, insan hakları, AİHS ve AİHM içtihadı konusunda yürütülen eğitim programları­nın, yüksek mahkeme üyeleri dahil, tüm yargı mensuplarını kapsayacak şe­kilde yaygınlaştırılarak sürdürüleceği vurgulanmaktadır. [22]

AB Komisyonu tarafından, her yıl Konsey’in karar almasına temel teş­kil eden ve aday ülkelerin tam üyelik yolunda gösterdiği ilerlemeleri içe­ren İlerleme Raporları yayımlanmaktadır. İlki 1998 yılında yayımlanan Tür­kiye’ye yönelik İlerleme Raporları’nda, esas olarak daha önce yayınlanan Katılım Ortaklığı Belgesi ile Ulusal Programda yer alan konularda kaydedi­len ilerlemeler dile getirilmekte ve ilerlemelerin değerlendirilmesinde AB Komisyonu yetkilileri ile yılda bir kez yapılan alt komite toplantılarının so­nuçları temel teşkil etmektedir.[23]

İlerleme Raporları, üç Kopenhag Kriteri’ni kapsayan üç temel bölüm­den oluşmaktadır: siyasi kriterler, ekonomik kriterler ve üyelik yü­kümlü­lüklerini üstlenebilme yeteneği.[24]

1998 yılı İlerleme Raporunda, Türkiye’de yargının işleyişini düzelt­mek ve yargının bağımsızlığını güçlendirmek amacıyla mevzuatın değişti­rilmesine yönelik olarak hükümetçe bazı teklifler sunulduğu ve bunların hâlâ Meclis komisyonlarında beklediği belirtilmektedir.[25]

1999 yılı İlerleme Raporunda, hükümetin, yargıçlar ve Cumhuriyet savcıları için var olan eğitim programlarını geliştirme niyetini açıkladığı kaydedilerek; insan hakları alanında bilinç yükseltmeyi ve eğitimi geliştir­meyi amaçlayan bu girişimlerin çok önemli olduğu vurgulanmaktadır.

2000 yılı İlerleme Raporunda, yargıç ve Cumhuriyet savcılarının eği­timiyle ilgili olarak, 1999 yılından bu yana, yargının etkinliği, alternatif ha­pis düzenlemeleri, insan hakları konuları ve genel olarak AT hukuku gibi konuları kapsayan çeşitli program ve etkinliklerin başlatıldığı, örneğin, AT hukuku konusunda, Yunanistan-Türkiye işbirliği çerçevesinde, Ekim 2000’de 150 kişi için 2 gün süren bir eğitim programının düzenlendiği belir­tilmekte; Avrupa Konseyi ile yakın işbirliğinin yararlı olacağı insan hakları alanı başta olmak üzere, yargıçlar, Cumhuriyet savcıları ve diğer personel için eğitimin güçlendirilmesine yönelik ilave çabaların gerekli olduğu vur­gulanmakta ve sanıkların işkence savında bulundukları davalarda nasıl hare­ket edilmesi gerektiği konusunda yargıçlar ve Cumhuriyet savcılarını eğit­menin özellikle önemli olduğu dile getirilmektedir.[26]

2001 yılı İlerleme Raporunda, güvenlik görevlilerini ve adalet perso­nelini insan haklarıyla ilgili konularda bilinçlendirmek için bazı girişimlerin başlatıldığı, fakat bunların pratik etkisini değerlendirmek için henüz çok erken olduğu vurgulanmaktadır.

2002 yılı İlerleme Raporunda, adil yargılama, örgütlü suçlarla müca­dele ve yeni Medeni Kanun gibi konularda eğitim programları devam ettiği, özellikle işkencenin önlenmesi ve ifade özgürlüğü konularında bölgesel se­minerlerin düzenlendiği, iki bin yargıç ve Cumhuriyet savcısına adli tıp ko­nusunda eğitim verildiği; adli yargı mensuplarına yönelik olarak, AİHM kararlarını konu alan ve Avrupa Komisyonu ve Avrupa Konseyi tarafından ortak düzenlenen bir eğitim programının, 2002 sonbaharında başlayacağı, Adalet Bakanlığının, yargıç ve Cumhuriyet savcılarına yönelik olarak, An­kara’da başlayacak ve diğer illerde de devam edecek seminerler planlandığı belirtilmektedir.[27]

2003 yılı İlerleme Raporunda, resmi rakamlara atfen, 2002 ve 2003 yıllarında, Kasım 2001’de kabul edilen Türk Medeni Kanununun uygulan­ması konusunda 1.132, yasaların AB hukukuyla uyumlulaştırılması konu­sunda 731, insan hakları alanında 4.594, adli tıp uygulamaları alanında 350, cezai konular ve insan hakları alanında 519 yargıç ve Cumhuriyet savcısının eği­tildiği; ayrıca uluslararası mülteci hukuku gibi başka uzmanlık konula­rında çok sayıda daha küçük eğitim faaliyetleri gerçekleştirildiği; yargıç ve Cum­huriyet savcılarını, ayrıca noterler gibi başka adli görevlileri eğitmek için bir Adalet Akademisi kurulduğu; Ekim 2002’den sonra, yaklaşık 1.100 yargıç ve Cumhuriyet savcısının katılımıyla, değişik şehirlerde, “reform paket­leri”nin uygulanması üzerine altı eğitim oturumunun düzenlendiği; Adalet Bakanlığı’nın, AİHM içtihatlarının Türkçe çevirisini içeren bir kıla­vuz kitap hazırlayıp yargıç ve Cumhuriyet savcılarına dağıttığı ve ayrıca, Adalet Ba­kanlığı’nın resmi internet sitesinde, AİHM’nin bütün kararlarının yayımlan­dığı ifade edilmektedir.

2004 yılı İlerleme Raporunda, yüksek güvenliğin olduğu cezaevle­rinde izolasyon ciddi bir sorun olmaya devam etmekle birlikte, cezaevi sis­teminde iyileşmenin sürdüğü; infaz yargıçlarının eğitiminin halen yetersiz olduğu; İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, jandarma ve emniyet örgütün­deki ilgili personele yönelik olarak insan hakları konusunda bir dizi eğitim programının gerçekleştirildiği; Adalet Akademisinin kurulduğu ve yargıçlar ile Cumhuriyet savcılarına yönelik uluslararası hukuk ve insan hakları konu­sundaki eğitimin yoğunlaştırıldığı; 2003-2004 döneminde, tüm yargıçlar ve Cumhuriyet savcılarının Avrupa Komisyonu-Avrupa Konseyi ortak girişimi kapsamında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihat hukuku konusunda eğitim aldıkları belirtilmektedir.[28]

İKİNCİ BÖLÜM

Yargıç ve Cumhuriyet savcılarının insan hakları eğitimi

Bu bölümde, yargıç ve Cumhuriyet savcılarına adaylık döneminde ve­rilen insan hakları eğitimi, asil olarak mesleğe atandıktan sonra verilen eği­timle birlikte hizmet içi eğitim kapsamında ele alınmaktadır.

1. Adaylık dönemi eğitimi

1.1. Adalet Bakanlığına verilen görevler

2992 sayılı ve 29.03.1984 tarihli, Adalet Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkındaki Yasa, Adalet Bakanlığının örgütlenme yapısını ve görevlerini düzenlemektedir. Anılan yasanın 20’nci maddesinde, Adalet Bakanlığı Eği­tim Dairesi Başkanlığının görevleri sayılmıştır. Buna göre, Eğitim Dairesi Başkanlığına,

a. Bakanlık merkez ve taşra teşkilatının eğitim planını ha­zırlamak, ya­yımlamak ve uygulanmasını takip etmek,

b. Bakanlık teşkilatı ile ilgili hizmet öncesi ve hizmet içi eğitim prog­ramlarını düzenlemek ve uygulamak,

görevleri verilmiştir.

Yasa metninde, hizmet öncesi ve hizmet içi eğitim programlarını dü­zenlemek ve uygulamak görevleri, Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkan­lığı’na verilmişse de, yazından farklı olarak, uygulamada, hizmet öncesi eğitimden adaylık dönemi anlaşılmaktadır.

1.2. Türk Adalet Akademisine verilen görevler

23.07.2003 tarihli ve 4954 sayılı Türk Adalet Akademisi Kanununun 5’inci maddesinde, Akademinin görevleri sayılmıştır.

Anılan maddeye göre, Akademi,

Adli, idari ve askeri yargı hâkim ve savcıların... meslek öncesi ve meslek içi eğitimi ve gelişmesi için kurslar açmak; belli alanlarda uzmanlık programları, seminer, sempozyum, konfe­rans ve benzeri etkinlikler düzen­lemek; sertifika ile değerlendirilecek eğitim ve öğretim programlarını uygu­lamak; hukuk ve adalet alanında ilgili kurum, kuruluş ve kurulların hazırla­yacakları eğitim planlarının ve araştırma proje­lerinin yapılmasına ve yürü­tülmesine yardımcı olmak,

görevlerini yerine getirecektir. [29]

Akademi; adli, yönetsel ve askeri yargı yargıç ve Cumhuriyet savcıla­rının, meslek öncesinde ve meslek içinde yetişmeleri için Adalet Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile işbirliği yaparak, kalkınma planlarında belirtilen genel esaslara uygun olarak, kısa ve uzun vadeli eğitim ve öğretim planları hazırlar (md. 26).

Yasanın 28’inci maddesinde, adli ve yönetsel yargıda yargıç ve Cum­huriyet savcısı adaylığına atananların meslek öncesi eğitim süresi iki yıl olarak saptanmıştır. Bu süre, hazırlık eğitimi, staj dönemi ve son eğitim dö­nemi olmak üzere üç dönemi kapsar. Staj döneminin son altı ayında adaylar, yabancı dil eğitimi için yurt dışına gönderilebilirler. Bu dönemlerin süreleri, hazırlık eğitimi ve son eğitim döneminde adaylara öğretilecek konular, stajın yaptırılacağı yerler ve bunların süreleri, yabancı dil eğitimi için yurt dışına gönderilme yöntem ve esasları ile Yargıtay ve Danıştayda yapılma şekli ve eğitimden sayılmayan sürelerin ne suretle tamamlatılacağına dair konular yönetmelikle düzenlenecektir.

Yasa metnindeki “meslek öncesi eğitim”, adaylık döneminde verilen eğitim olarak hayata geçirilmektedir. Ayrıca, yasada, Akademiye meslek içi eğitim görevi de verilmişse de, meslek içi eğitim etkinliklerinin daha çok, Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı tarafından yürütüldüğü görül­mektedir.

1.3. Yönetmelikle verilen görevler

Adlî Yargı Hâkim ve Savcı Adayları İle İdari Yargı Hâkim Adayları­nın Meslek Öncesi Hazırlık ve Son Eğitimlerinin Yaptırılmasına Dair Yö­netmeliğin yasal dayanağı, 4954 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanunu­nun 28’inci maddesidir.

Yönetmeliğin amacı 1’inci mad­dede, “adlî yargıda hâkim ve savcı adaylığına ve idari yargıda hakim aday­lığına atananların meslek öncesi ha­zırlık ve son eğitimlerinin yaptırılmasına ilişkin yöntem ve esasları belirle­mek” olarak ortaya konulmuştur.[30]

Yönetmelik, adlî yargıda yargıç ve Cumhuriyet savcısı adaylığına ve yönetsel yargı yargıç adaylığına atananların meslek öncesi hazırlık ve son eğitim dönemlerinde öğretilecek konuları, eğitim sürelerini, eğitimin yapıla­cağı yer ve eğitimin yapılmasına ilişkin esasları kapsamaktadır (md. 2).

Yönetmeliğin 7 ve 8’inci maddelerinde, yönetsel yargı yargıç adayla­rına ve adlî yargı yargıç ve Cumhuriyet savcısı adaylarına hazırlık eğitimi döneminde; insan hakları ve kamu özgürlükleri uygulamaları konu­larında ders, seminer, sempozyum, konferans ve benzeri etkinlikler yoluyla eğitim verileceği öngörülmektedir.[31]

Türkiye Adalet Akademisi Kanunu uyarınca, yargıç ve Cumhuriyet savcılarının hizmet içi eğitimlerinin yürütülmesi görevi de Akademinin gö­revleri arasındayken, anılan yasaya dayanılarak çıkarılan yönetmelikle, sa­dece adaylık dönemi eğitimi belirlenmiştir.

2. Mesleğe atandıktan sonra verilen eğitim

2.1. Anayasal düzenleme

1982 Anayasasının 138’inci maddesinin ilk fıkrasına göre, yargıçlar; görevlerini yerine getirirken, Anayasaya, yasaya ve hukuka uygun olarak karar vereceklerdir. Anayasanın bu hükmünden de çıkarılabileceği gibi, yar­gıç önüne gelen uyuşmazlığın çözümünde sadece Anayasa veya ilgili yasa hükümlerinden yararlanmayacak, yazılı normlar şeklinde belirmese bile hukukun evrensel ilkelerini de esas alacaktır. Durum bu olunca; Anayasanın 138’inci maddesi, 90’ıncı maddesinin son fıkrası ile birlikte değerlendirildi­ğinde, yargıcın görevini yaparken yöntemine göre yürürlüğe konmuş ulusla­rarası antlaşmaları da uygulayacağı ve hatta bir yasa hükmü ile temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşma arasında uyuşmazlık çıktığında uluslararası antlaşma hükmünü esas alacağı açıktır. Bu durumda, ulusal yar­gıcın kullanacağı hukuksal araçlar arasında Uluslararası İnsan Hakları Hu­kukunu saymak doğaldır. Böylece, yargıç ve Cumhuriyet savcılarının hizmet öncesi ve hizmet içi eğitimlerinin kapsamları belirlenirken nasıl ulusal hu­kuk konuları kapsam içerisine alınıyorsa, yargıç ve Cumhuriyet savcılarının görevlerini yerine getirirken kullanacakları Uluslararası İnsan Hakları Hu­kuku konuları da bu eğitim etkinlikleri içerisinde yer almalıdır.

Anayasasının 140’inci maddesinin 3’üncü fıkrasına göre, yargıç ve Cumhuriyet savcılarının meslek içi eğitimleri ve diğer özlük işleri, mahke­melerin bağımsızlığı ve yargıç güvencesi ilkelerine göre yasayla düzenlene­cektir. Anayasanın bu hükmünde, “mahkemelerin bağımsızlığı ve yargıç güvencesi” ilkelerinden söz edildiğine göre, meslek içi eğitimle, yargıç ve Cumhuriyet savcılarının mesleğe asil olarak atandıktan sonraki eğitimlerinin ilkelerinin kast edildiği anlaşılmaktadır. Zira yargıç adayları yargıç güvence­sine sahip değillerdir. Böylece Anayasadaki “hizmet içi eğitim” teriminin, doktrinden farklı olduğu görülmektedir.

2.2. Hakimler ve Savcılar Kanunundaki düzenleme

2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununun 1’inci maddesinde, ya­sanın amacı; “...adli ve yönetsel yargı yargıç ve Cum­huriyet savcılarının ...meslek içi eğitimlerini ...düzenlemek” olarak tanım­lanmıştır.

Yasanın 119’uncu maddesinde, yargıç ve Cumhuriyet savcılarının meslek içi eğitimlerinin; kurs, seminer, sempozyum ve konferanslar şeklinde olmak üzere, Adalet Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikte gösterilecek esaslara göre yapılacağı öngörülmektedir

Hakimler ve Savcılar Kanunundaki düzenleme de, yargıç ve Cumhuri­yet savcılarının mesleğe asil olarak atanmalarının ardından verile­cek eğitime ilişkindir. Bu yasada da, adaylık dönemi eğitimi içerilmemiştir.

2.3. Adalet Bakanlığına verilen görevler

Adalet Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hük­münde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun ile, Adalet Bakanlığının örgütlenme yapısı ve görevleri belirlenerek, Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığına, Adalet Bakanlığı örgütü ile ilgili hizmet öncesi eğitim programlarını düzenleme ve uygulama görevi yanında, hizmet içi eğitim programları düzenleme ve uygulama görevi de verilmiştir.

Adalet Bakanlığına; hem adaylık döneminde ve hem de mesleğe asil olarak atandıktan sonra, yargıç ve Cumhuriyet savcılarına verilecek eğitimi düzenlemek görevi verilmektedir. Yazındaki tanımdan farklı olarak, uygu­lamada, hizmet öncesi eğitim, adaylık öncesi dönemi içermemektedir.

2.4. Türk Adalet Akademisine verilen görevler

Türk Adalet Akademisi Kanununun 5’inci maddesinde, Akademi­nin görevlerinden bir kısmı; adli, yönetsel ve askeri yargı yargıç ve Cumhu­riyet savcılarının meslek öncesi ve meslek içi eğitimi ve gelişmesi için kurslar açmak olarak belirlenmiştir.[32]

Yasada, Akademiye meslek içi eğitim görevi de verilmiş olmakla bir­likte, uygulamada, Türkiye Adalet Akademisi, daha çok, adaylık dönemi eğitimi vermektedir.

Yargıç ve Cumhuriyet savcılarının mesleğe asil olarak atandıktan son­raki meslek içi eğitimleri, esas olarak, Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Baş­kanlığı tarafından yürütülmektedir. Bu konuda, Türkiye Adalet Akade­misi de görevli olmasına rağmen, Akademi, şimdilik sadece adaylık döne­minde insan hakları eğitimi vermektedir. Eğitim Dairesi Başkanlığının insan hak­ları eğitimi etkinlikleri genellikle yurt içinde gerçekleştirilmesine rağ­men, etkinliklerin bir kısmı da yargıç ve Cumhuriyet savcılarını yurt dışına gön­dermek şeklinde gerçekleşmektedir.

Sonuç

Yargıç ve Cumhuriyet savcılarının insan hakları konusundaki eğiti­mine dayanak alınabilecek uluslararası belgeler incelendiğinde, bu belgeler­den sadece birinin sözleşme olduğu, diğerlerinin ise bildirgeler, ilkeler ve tavsiye kararları şeklinde düzenlendiği görülmektedir. Ancak bu durum, anılan belgelerin önem ve değerini azaltmamaktadır. Anayasanın 138’inci maddesi gereği, yargıç, görevini yerine getirirken anayasa ve yasa hüküm­leri yanında hukuku da dikkate alacaktır. Aynı şekilde, yöntemine göre onay­lanmış temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalar, ken­dile­riyle çatışan yasa kurallarına rağmen uygulanacaktır. (Anayasa md. 90/son) Bu anayasal kurallar doğrultusunda, yargıç ve Cumhuriyet savcıları­nın, iç hukukumuzla bütünleştirilmiş uluslararası insan hakları hukuku ku­rallarını da uygulayacakları dikkate alınınca, bu belgelerin önemi daha da belirgin­leşmektedir.

Ancak uygulamada, Türkiye’nin onayladığı insan haklarına ilişkin bütün uluslararası antlaşmaların, eğitim programlarına yansıtılamadığı gö­rülmektedir. İnsan hakları eğitiminin kapsamının, çoğunlukla, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümleri ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ile sınırlı olduğu gözlenmektedir. Türkiye’nin taraf olduğu insan hakları içerikli sözleşmelerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinden ibaret olmadığı dikkate alındığında, insan hakları eğitimi konusunda, bu yönüyle de eksik­likler olduğu açıktır.

K A Y N A K Ç A

Kitaplar - Makaleler

Gülmez, Mesut, (1994), “İnsan Hakları ve Demokrasi Eğitimi”, Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü Yayınları, Ankara.

____________, (2001), “İnsan Hakları ve Demokrasi Eğitimi - Egemen­lik İnsa­nın­dır”, Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü Yayınları, Ankara.

____________, (2004), “Birleşmiş Milletler Sisteminde İnsan Haklarının Ko­run­ması”, Türkiye Barolar Birliği Yayınları, Ankara.

____________, (2004), “Anayasa Değişikliği Sonrasında İnsan Hakları Söz­leşme­le­rinin İç Hukuktaki Yeri ve Değeri”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, S. 54, s. 147-161.

Nursal Necati, (2002), “Uluslararası Cezaevi Standart Kuralları ve İlgili Söz­leş­meler”, Adalet Bakanlığı Yayın İşleri Dairesi Başkanlığı Yayınları, Ankara.

Özden Yekta Güngör, Serim H. Bülent, (1997), “İnsan Haklarına ve Temel Öz­gürlüklerine İlişkin Uluslararası Sözleşmeler ve Bu Sözleşmelere Yer Veren Anayasa Mahkemesi Kararları”, Anayasa Mahkemesi Yayınları, Ankara.

Elektronik ortamdan yapılan aktarmalar

Adlî Yargı Hâkim Ve Savcı Adayları İle İdari Yargı Hakim Adaylarının Meslek Ön­cesi Hazırlık Ve Son Eğitimlerinin Yaptırılmasına Dair Yönetmelik

http://www.taa.gov.tr/yonetmelikler/meslekoncesisonegyap.htm (29.12.2004)

Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı,

http://www.edb.adalet.gov.tr/faalinsan.htm (24.10.2004)

Avrupa Birliği Genel Sekreterliği,

http://www.abgs.gov.tr/up2003/up_files/doc/II-siyasi_kriterler.doc (26.01.2005)

Avrupa Birliği İletişim Projesi,

http://www.abinfoturk.net/news/news.asp?lang=0&mnID=15&ord=54&item=19019&subOrd=3 (26.01.2005)

Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciliği,

http://www.deltur.cec.eu.int/g-duzenlirapor-2001-ozet.html (26.01.2005)

Avrupa Konseyi,

http://www.coe.int/T/f/commissaire_d.h/unit%E9_de_communication/Commissaire/Mandat/Resolution(1999)50_T.asp ( 26.01.2005)

Telekomünikasyon Kurumu,

http://www.tk.gov.tr/Uluslararasi_iliskiler/AB_iliskiler/AB_Iliskiler.htm (26.01.2005)

Türkiye Adalet Akademisi

http://www.taa.gov.tr/yonetmelikler/meslekoncesisonegyap.htm (29.12.2004)

MEVZUAT METİNLERİ.

Adalet Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Karar­na­me­nin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun, RG: 07.04.1984, 18365.

Hâkimler ve Savcılar Kanunu, RG: 26.02.1983, 17971.



[1] Gülmez, 2004 a, 160.

[2] Gülmez, 2004a, 154 .

[3] Gülmez, 2001, 340.

[4] Gülmez, 2004, 275, 276.

[5] Özden ve Serim, 1997, 44.

[6] Gülmez, 2004, 278.

[7] Gülmez, 1994, 196.

[8] Gül­mez, 2001, 104, 105.

[9] Nursal, 2002, 354

[10] Gülmez, 2001, 346.

[11] Gülmez, 2001, 349.

[13] Gülmez, 1994, 197, 198.

[14] Gülmez, 2001, 117, 118.

[15] Nursal, 2002, 87, 88.

[16] Gülmez, 2001, 415, 416.

[17] Gülmez, 2001, 438, 439.

[18] Gülmez, 2001, 441, 442.

[19] Gülmez, 2001, 443.

[20] Gülmez, 2001, 122.

AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİNİN ONBİRİNCİ MADDESİNDE DÜZENLENEN DERNEK KURMA VE TOPLANTI ÖZGÜRLÜĞÜNE

AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİNİN

ONBİRİNCİ MADDESİNDE DÜZENLENEN

DERNEK KURMA VE TOPLANTI ÖZGÜRLÜĞÜNE

GENEL BİR BAKIŞ

Hüsamettin BİNİCİ

Şarkikaraağaç Cumhuriyet Savcısı

Giriş

Toplanma ve örgütlenme özgürlüğü, düşünce özgürlüğü gibi özgür­lükçü demokratik düzenin temeli sayılmaktadır. Ancak diğer temel hak ve özgürlükler gibi, toplanma ve örgütlenme özgürlüğüne de uzun süren top­lumsal mücadeleler sonucu ulaşılmış, söz konusu özgürlük önce ulusal ana­yasa ve yasalarda akabinde uluslararası bildirge ve sözleşmelerde yer alarak ulusal ve uluslararası güvencelere kavuşmuştur.

Gerçekten çalışan kesimlerin 19. yüzyılın ikinci yarısında şiddetle­nen mücadelelerinde, özellikle siyasi haklar ile iktisadi talepler ön plana çıkı­yordu. Bu hakların başlıcaları, seçme ve seçilme, siyasal örgütlenme, ça­lışma olanaklarının düzeltilmesi, iş imkanlarının yaratılması, toplumsal gü­venliğin sağlanması, sendika ve grev hakkının tanınmasıydı. Dolayısıyla söz konusu bu hakların kazanılmasında kitlelerin siyasal ve toplumsal mü­cade­lesinin önemli bir yere sahip olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bu mü­cade­leler boyunca toplanma ve dernek özgürlüğü işçiler tarafından ileri sü­rülmüş ve geniş yığınlara mal edilmiştir. Sendikacılık hareketi de bu çerçe­vede, işçi yığınlarının haklarını topluca korumak amacıyla örgütlenmeye başlamaları ile doğmuş ve zaman içerisinde gelişmiştir. Keza gerek dernek şeklinde ör­gütlenme gerekse işçi sınıfının örgütlenmeye başlaması siyasal partilerin başlıca temelini oluşturmuştur.[1]

Bu şekilde gelişen toplanma ve örgütlenme özgürlüğü, 20. yüzyılın başında anayasalarda yer almaya başlamakla beraber, 2. Dünya Savaşı son­rasında Batı anayasalarında belirgin bir hal almıştır. Söz konusu özgürlük 2. Dünya Savaşından sonra insan haklarının uluslararası güvencelere kavuştu­rulması çabaları çerçevesinde 10 Aralık 1948 tarihinde benimsenen BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 20’nci maddesinde; “Her şahıs sal­dırısız toplanma ve dernek kurma ve derneğe katılma serbestisine maliktir. Hiç kimse bir derneğe mensup olmaya zorlanamaz” şeklinde ifade edilmiş­tir. Bildirgenin bu maddesinde sendikadan bahsedilmediği halde, 1966 ta­rihli Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin 21’inci maddesinde toplantı, 22’nci maddesinde ise sendika kurma özgürlüğü düzenlenmiştir.

Toplanma ve örgütlenme özgürlüğü, AİHS’nin 11’inci maddesinde “Dernek kurma ve toplantı özgürlüğü” başlığı altında düzenlenmiştir. Madde metninde sendikalardan bahsedildiği halde, siyasal partilerden söz edilme­miştir. Ancak hemen belirtelim ki, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi birçok kararında dile getirildiği gibi, Sözleşmeyi yaşayan dinamik bir belge olarak kabul ettiği için, 11’inci maddede yer almadığı halde siyasal partileri siyasal dernekler gibi değerlendirerek 11’inci madde kapsamında korumaktadır. Zira Sözleşme kabul edildiği yıllarda henüz çoğu ülkede siyasal partiler anayasalarda yer almamaktaydı. Nitekim bizde de siyasal partiler ilk kez 1961 Anayasası ile düzenlenmiştir.

Sözleşmenin 11’inci maddesinde düzenlenen özgürlüğün kapsamı ve söz konusu özgürlüğe meşru müdahalenin şartlarına geçmeden önce bu öz­gürlüklerin iç hukukumuzdaki düzenlenişine kısaca bakmakta yarar gör­mekteyiz.

I. 1982 Anayasasına göre dernek kurma ve toplantı özgürlüğü

AİHS’nin 11’inci maddesinde güvence altına alınan toplanma ve ör­gütlenme özgürlüğü 1982 Anayasasının birkaç maddesinde ayrı ayrı dü­zen­lenmiştir. Anayasanın 33’üncü maddesi dernek kurma özgürlüğünü, 34’üncü maddesi toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkını hüküm altına al­mıştır. 11’inci madde çerçevesinde korunan sendika kurma ve sen­dikaya üye olma özgürlüğü, Anayasanın 51’inci maddesinde sendika kurma hakkı adı altında, keza AİHM içtihatlarına göre 11’inci madde kapsamında korunan siyasi parti kurma ve partiye üye olma özgürlüğü de Anayasamızın 68 ve 69’uncu maddelerinde güvenceye bağlanmıştır.

Anayasanın belirtilen maddelerinde düzenlenen klasik toplu özgür­lüklerin çerçevesi daha sonra Milli Güvenlik Konseyi’nin 1983 yılında çı­karttığı yasalar tarafından belirlenmiştir. Bunlar 04.10.1983 tarih ve 2908 sayılı Dernekler Kanunu, 06.10.1983 tarih ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu, 05.05.1983 tarih ve 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ve 22.04.1983 tarih ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunudur.

1982 Anayasasının dernek kurma hürriyeti başlıklı 33’üncü maddesi, 13’üncü maddedeki genel sınırlama nedenleri dışında, dernek özgürlüğüne birtakım özel sınırlama nedenleri koymakta, ayrıca “dayanışma yasakları”[2] adı verilen kayıtlamalarla bu özgürlüğe gereğinden fazla müdahale imkanı tanımaktaydı. Ancak 1995 yılında 4121 sayılı Kanun ile yapılan Anayasa değişikliği sırasında, derneklerin diğer örgütlerle işbirliğini yasaklayan 33’üncü madde hükmü kaldırılmış, 2001 yılında 4709 sayılı Kanun ile ya­pılan Anayasa değişikliği ile de 33’üncü madde, AİHS’nin 11’inci madde­sine paralel hale getirilmeye çalışılmıştır.

Anayasanın, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı başlığını taşıyan 34’üncü maddesi, ilk şekliyle bu hakkın kullanılması önünde ciddi bir engel oluşturmaktaydı. Söz konusu hak, Anayasanın 13’üncü maddesin­deki genel sınırlamalara tabi olduğu gibi 34’üncü maddedeki özel sınırlama ve kayıtlamalar doğrultusunda kullanılabilmekteydi. 4709 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikten sonra, Anayasanın genel sınırlama nedenleri öngören 13’üncü maddesi, temel hak ve özgürlüklerin sınırlanması konusunda gü­vence maddesi haline getirilmiş, 34’üncü maddedeki engelleyici hükümler özgürlükçü yönde ayıklanmıştır. Bu bağlamda şehir düzeninin bozulmasını önlemek amacıyla yetkili idari makama tanınan, gösteri yürüyüşünün yapı­lacağı yer ve güzergahı tespit etme olanağı kaldırılmış, idari makamlara ta­nınan toplantı ve gösteri yürüyüşünü erteleme ve yasaklama yetkisine de son verilmiştir (Mad. 34/IV). Öte yandan dayanışma yasağına ilişkin son fıkra hükmü de Anayasadan çıkartılmıştır.

Anayasadaki bu değişikliklere paralel olarak 2908 sayılı Dernekler Kanunu ile 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununda da bazı değişiklikler yapılmıştır. 4748 ve 4771 sayılı Kanunlar ile 2908 sayılı Der­nekler Kanununda önemli değişiklikler yapılmıştır. Ancak, 04.11.2004 tarih ve 5253 sayılı Dernekler Kanunu ile 2908 sayılı Kanun yürürlükten kaldı­rılmış, dernek kurma hakkı, derneklerin kuruluş usul ve esasları yeniden düzenlenmiştir. 5253 sayılı Dernekler Kanunu ile derneklere yurt dışında faaliyette bulunma, şube açma imkanı tanınmış, keza yurt dışındaki dernekle­rin Türkiye’de faaliyette bulunma ve şube açmalarına da olanak sağlanmış­tır. Öte yandan tüzel kişilerin de dernek kurabilecekleri, derneğe üye olabi­lecekleri kabul edilmiş; derneklerin federasyon ve konfederasyon şeklinde örgütlenebilmelerine izin verilmiştir. Aynı kanun ile 4721 sayılı Türk Me­deni Kanununun derneklere ilişkin hükümleri de, yeni Dernekler Kanununa uyumlu hale getirilmiştir.

2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa ilişkin olarak da 4748 sayılı Kanun ile bazı değişiklikler yapılmıştır. Bu bağlamda, adı geçen kanunun düzenleme kurulu başlıklı 9’uncu maddesi, toplantı yasak­lanması veya ertelenmesi başlıklı 17’nci maddesiyle il veya ilçelerde bütün toplantıların yasaklanması başlıklı 19’uncu maddesi değiştirilmiş; amaç dışı toplantı ve gösteri yürüyüşü başlıklı 21’inci maddesi isabetli olarak yürür­lükten kaldırılmıştır. Keza bildirim verilmesi başlıklı 10’uncu maddesi de 4771 sayılı Kanun ile değiştirilmiştir. Ancak yapılan bu değişikliklerin, AİHS’nin gereklerini karşılamaya yeterli olmadığı gibi, 4709 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikten sonra Anayasanın 34’üncü maddesinin gereklerini de karşılamadığını gören yasa koyucu 4963 sayılı Kanun ile 2911 sayılı Ya­sada değişiklik yapma gereği duymuştur. 4963 sayılı Kanun ile birden fazla toplantıları erteleme başlıklı 15’inci maddedeki “otuz gün” ibaresi “on gün” olarak değiştirilmiş; aynı şekilde 16’ncı maddedeki “otuz gün” ibaresi de “on gün” olarak düzeltilmiştir. Keza 17’nci maddedeki yasaklama veya er­teleme, bir ayı aşmamak üzere erteleme veya suç işleneceğine dair açık ve yakın tehlike mevcut olması halinde yasaklama şeklinde değiştirilmiş; 18’inci maddedeki ibare de buna paralel hale getirilmiştir. Aynı kanun ile 2911 sayılı Kanunun 19’uncu maddesindeki erteleme süresine ilişkin “üç ay” ibaresi “bir ay”a çevrilmiş; yasaklama için açık ve yakın tehlike kav­ramları maddeye eklenmiştir.

1982 Anayasasının, sendikal özgürlük önünde büyük engel oluşturan 52’nci maddesi 23.07.1995 tarih ve 4121 sayılı Kanun ile yapılan Anayasa değişiklikleri çerçevesinde yürürlükten kaldırılmış; 4709 sayılı Kanun ile Anayasanın 13’üncü maddesi genel sınırlama maddesi olmaktan çıkartıldığı için de, 51’inci madde aynı kanun ile yeniden düzenlenmiştir. Yeni düzenle­meye göre; 51’inci maddenin 1’inci fıkrası sendika kurma, sendikaya üye olma ve üyelikten çıkma özgürlüğünü güvenceye bağlamış, 2’nci fıkrası ise bu haklara getirilebilecek özel sınırlama nedenleri ve kanunla sınırlama prensibini düzenlemiştir. Anayasanın 13’üncü maddesindeki genel sınırlama nedenleri ortadan kalktığına göre; sendika kurma hakkına, AİHS’nin 11/2’nci maddesine paralel olarak, sadece, 51/2’de belirtilen özel sebeplerle müdahale haklı olabilecektir.

Anayasanın 51’inci maddesinde düzenlenen sendika kurma ve sendi­kal faaliyetlerde bulunma hakkına ilişkin olarak 2821 sayılı Sendikalar Ka­nununda 4101, 4277 ve 4773 sayılı yasalarla kimi iyileştirmeler yapılmış; kamu görevlilerinin sendika kurma hakları yönünden uygulamada doğan tereddütler, 25.06.2001 tarih ve 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu ile giderilmiştir.

AİHS’nin 11’inci maddesinde geçmediği halde, Mahkeme içtihatları doğrultusunda 11’inci madde kapsamında koruma gören siyasi parti kurma ve siyasi partilere üye olma özgürlüğüne ilişkin olarak ise Anayasamızın 68 ve 69’uncu maddelerine kısaca değinmekte yarar vardır.

Anayasanın 68’inci maddesi parti kurma, partilere girme ve partiler­den ayrılma özgürlüğünü, 69’uncu madde ise siyasi partilerin uyacakları esasları düzenlemiştir. Ancak gerek 1995 yılında 4121 sayılı Kanun, gerek 2001 yılında 4709 sayılı Kanunla yapılan Anayasa değişiklikleri çerçeve­sinde bu iki madde de gözden geçirilmiş, iyileştirilmeye çalışılmıştır.

Anayasanın 68’inci maddesinde de ifade edildiği gibi, siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu özellik, çağdaş de­mokrasilerde oy verme hakkının kural olarak siyasi partiler sistemi çerçeve­sinde işliyor olması olgusundan kaynaklanır. Bu durumun doğal sonucu olarak siyasi partilerin önceden izin alınmaksızın kurulabileceği, vatandaşla­rın siyasi parti kurma ve partiye üye olma hakkına sahip olduğu 68’inci maddede hüküm altına alınmıştır. Öte yandan parti üyesi olabilmek için 21 olan yaş sınırı, 4121 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikle 18’e indirilmiştir. 1995 yılında yapılan değişiklikten sonra 68’inci maddenin 4’üncü fıkrası partilerin tüzük ve programları ile eylemlerinin niteliğini belirtmiş, 5’inci fıkra kimlerin partilere üye olamayacağını düzenlemiş, 6’ncı fıkra yüksek öğ­retim elemanlarına siyasi partilere üye olmanın yolunu açmış, 7’nci fıkra yüksek öğretim öğrencilerinin partilere üye olabilmelerine imkan tanımış ve nihayet son fıkra devlet yardımı ile üye aidatları ve bağışların tabi olduğu esasların kanunla düzenleneceğini belirtmiştir. Keza 4121 sayılı Kanun ile 68’inci maddede yer alan sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı veya yerleştirmeyi amaçlayan partilerin kurula­mayacağına dair fıkra hükmü ile siyasi partilerin yurt dışında faaliyette bu­lunma ve kadın veya gençlik kolu gibi yan kuruluşlar kurma yasağına ilişkin fıkra yürürlükten kaldırılmıştır.

Anayasanın 69’uncu maddesi ise siyasi partilerin uyacakları esasları düzenlemektedir. Bu madde hükmü de 4121 sayılı Kanun ile ciddi şekilde değiştirilmiştir. Bir defa 14’üncü maddeye atıf yapan 1’inci fıkrası değişti­rilerek, siyasi partilerin faaliyetleri ile parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları­nın de­mokrasi ilkelerine uygun olacağı belirtilmiş, dayanışma yasakları ön­gören 2’nci fıkra hükmü kaldırılmış, bunun yerine ticari faaliyet yasağı geti­rilmiş­tir.

İkinci olarak, bir siyasi partinin tüzük veya programının 68/4 madde ve fıkrasına aykırı olması nedeniyle kapatılabilmesi için “odak haline geldi­ğinin” tespit edilmesi gerektiği maddeye eklenmiştir. Ancak odak kavramı­nın belirsizliğinin sıkıntı yaratması üzerine 4709 sayılı Kanun ile 68/6’ncı maddenin sonuna hangi hallerin odak sayılacağı kanunkoyucu tarafından Anayasaya eklenmiştir. Nihayet 4709 sayılı Kanun ile 69’uncu maddeye temelli kapatma yerine söz konusu siyasi partinin Devlet yardımından kıs­men veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verme imkanı eklenmiştir.

Anayasadaki bu değişikliklere karşın 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanu­nunun, siyasi partilerin faaliyet alanını, Anayasada yer alan kayıtlamaları somutlaştırmanın ötesinde bunları aşan sınırlayıcı ve yasaklayıcı hükümlerle ileri derecede daralttığı söylenmektedir.[3] Özellikle 4445, 4748 ve 4778 sayılı kanunlar ile Siyasi Partiler Kanununda önemli değişiklikler yapılmış; ancak buna rağmen söz konusu kanunun Anayasanın 68 ve 69’uncu maddeleri ile AİHS ve AİHM içtihatlarını karşıladığı söylenemez.

Gerek Anayasanın 68 ve 69’uncu maddeleri gerek 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu, siyasi partilerin varlığının, ancak Anayasa Mahkemesinin kapatma kararı ile son bulacağını hükme bağlamaktadır. O halde Anayasa Mahkemesi, partilerin başlıca varlık güvencesidir. Ne var ki, Anayasa Mah­kemesi, aynı zamanda Avrupa ölçeğinde en çok siyasi parti kapatan yargı organı niteliğini taşımaktadır. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin parti ka­patma kararlarına da değinmekte fayda vardır.

II. Anayasa mahkemesi ve siyasi parti özgürlüğü

1982 Anayasasının siyasi partilere ilişkin hükümleri, bu anayasa dö­neminde parti kapatma kararlarının artmasına yol açmıştır. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, Anayasa Mahkemesi, siyasi partileri kapatma davala­rında bu örgütlerin suç oluşturan eylemlerinden çok “fikri” öğeleri ölçüt ala­rak karar vermektedir.[4] Nitekim Sosyalist Partinin kapatılması kararında[5] Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak ölçütünü kulla­nan Mahkeme, adı geçen partinin, faaliyetlerinden çok, programında öne sürülen görüşlerden, yayın ve konuşmalardan hareket etmiştir.

Anayasa Mahkemesi parti kapatma davalarını, devletin bölünmez bü­tünlüğü ve laik düzen yönünden ele almaktadır. Ancak burada Anayasa Mahkemesi ile AİHM arasında temel bir yaklaşım farkı ortaya çıkmaktadır. AİHM, ulusal bütünlük ile kültürel çoğulculuğun ayrı değerlendirilmesi ge­rektiğini benimsediği halde, Anayasa Mahkemesi bu iki kavramı blok ha­linde ele almakta, ulusal bütünlük ve kültürel çoğulculuk arasında bir ayrım yapmamaktadır. Yüksek Mahkemeye göre, Türkiye’nin taraf olduğu ulusla­rarası insan hakları sözleşmeleri hiçbir biçimde “ülke ve ulus bütünlüğünü” bozucu, irtica yanlısı görüşlere olur vermez. Bu görüşlerin kapatma nedeni olabilmesi için şiddet ve terörle açık ve yakın bir bağlantı içinde olması da gerekli değildir. Başka bir anlatımla, Mahkemeden, devletin tekliği, ülkenin bütünlüğü ve ulusun birliğini değiştirmeyi amaçlayan çalışmalara cevaz vermesi beklenmemekle beraber, Mahkeme, bu tür düşüncelerin siyasal ter­cih ya da düşünce özgürlüğü kapsamında görülmesine de olanak tanıma­maktadır.[6] Oysa AİHM, siyasi partilere ilişkin kararlarında Sözleşmenin 11’inci maddesinin yanında, ifade özgürlüğüne ilişkin 10’uncu maddeyi de işletmektedir. 10’uncu madde söz konusu olduğunda, ifade özgürlüğü sa­dece hoşa giden, geniş kesimlerce benimsenen fikirler için değil, Devleti veya toplumun herhangi bir kesimini inciten, şoke eden yahut rahatsız eden fikir­ler bakımından da geçerlidir. Bu durumda bir siyasi partinin, devletin resmi görüşü dışında hatta devlet için tehlikeli bir görüş savunması, açıkça şiddeti tahrik edip kullanmadığı sürece sözleşme kapsamında koruma göre­bilmek­tedir.

AİHS ve Mahkeme içtihatlarında olduğu gibi, 1982 Anayasası da si­yasi partileri, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları saymaktadır. Demokratik devlet ise, çoğulculuk esasına dayanır. Siyasal çoğulculuğun baş aktörlerinin siyasi partiler olduğundan kuşku duyulmamaktadır. Öyleyse parti kapatma davaları söz konusu olduğunda, siyasi partilerle çoğulcu de­mokrasi arasındaki bu özgül ilişki göz önünde bulundurulmalı, demokrasinin kendisine zarar vermedikleri sürece, siyasi partilerin farklı siyasal program­lar önermesine ve tartışmasına izin verilebilmelidir.

III. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Onbirinci maddesi

Dernek kurma ve toplantı özgürlüğü başlığını taşıyan Sözleşmenin 11’inci maddesi şu şekildedir;

1. Herkes asayişi bozmayan toplantılar yapmak, dernek kurmak, ay­rıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak haklarına sahiptir.

2. Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplumda zorunlu ted­bir­ler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla ve ancak yasayla sınırlanabilir. Bu madde, bu hakların kullanılmasında silahlı kuv­vetler, kolluk mensupları veya devletin idare mekanizmasında görevli olan­lar hakkında meşru sınırlamalar konmasına engel değildir.

11’inci maddede güvence altına alınan toplantı ve dernek kurma öz­gürlüğü, düşünceyi açıklama özgürlüğünün öteki tezahür şekillerinden biri­dir. Bu hak da, düşünceyi açıklama özgürlüğü gibi özgürlükçü demokratik düzenin temeli sayılmaktadır. Bu yönüyle bakıldığında 10’uncu madde ile garanti altına alınan ifade özgürlüğü, toplanma ve örgütlenme özgürlüğünün amaçlarından biridir. Gerek toplantı, gerek örgütlenme suretiyle bireylerin bir araya gelmesi, demokratik yönetimin zorunlu koşuludur. 1’Nolu Proto­kolün 3’üncü maddesindeki dönemsel parlamento seçimleri ancak bu sayede mümkün olacaktır.

Maddenin 1’inci fıkrası toplantı ve dernek kurma özgürlüğünü güven­ceye almış, 2’nci fıkrası ise bu hakka yapılacak herhangi bir müdahalenin hangi hallerde meşru sayılabileceğini belirtmiştir. Maddenin içeriğine ilişkin açıklamalarımıza geçmeden önce, bu maddede düzenlenen hakların niteli­ğine kısaca bakmak yararlı olacaktır.

Bir defa, Sözleşmenin 11’inci maddesiyle tanınan haklar mutlak ni­te­likte haklar olmayıp, nitelikli haklardır. Bu haklar, 2’nci fıkrada yer alan meşruluk şartlarına uyulmak kaydıyla, belirli sınırlamalara tabi tutulabile­cektir. Ancak söz konusu sınırlamalar, 2’nci fıkrada sınırlı olarak sayılan amaçlara yönelik olmalı, sınırlama keyfiliğe yol açmayacak şekilde ulusal yasalarda düzenlenmeli ve nihayet müdahale sayılan bu sınırlamaların de­mokratik bir toplumun gereklerinden sayılması gerekmektedir.

Öte yandan, 11’inci maddede tanınan haklar, doğaları gereği toplu ni­telikte haklardır. Bu özgürlükler, birden çok kişinin ancak birlikte kullana­bildiği, özneleri sürekli ya da geçici gruplaşmalardan oluşan ve bireylerin yalnız başlarına gerçekleştiremediği amaçları hedef almaktadır. Doğaları gereği toplu nitelikte olan bu klasik kolektif özgürlüklerde, grup haklarının yanında bireysel hakların korunması da önem taşımaktadır. Gerçekten, kişi­lerin teker teker kullanmaları sonucu ortaya çıkan toplu eylem özgürlükleri, bireysel hakların ilerletilmesi, geliştirilmesi ve derinleştirilmesi ana hedefine yönelmektedir.[7]

Nihayet 10’uncu madde gibi burada da esas itibariyle sözleşmeci devletlerin bu özgürlüğe müdahale etmeme yönünde negatif yükümlülükleri söz konusu olmakta ise de; madde hükmü aynı zamanda devletler için pozi­tif bir yükümlülük de getirmektedir. Buna göre sözleşen devletler, bu hakla­rın pratikte de kullanılabilmeleri için uygun tedbirler almak zorundadırlar. Bu bağlamda, örneğin karşıt görüşteki kişilerin saldırısına uğrama korkusu olmaksızın gösteriye katılabilmeyi sağlamak devletin pozitif yükümlülüğü gereğidir. Ancak sözleşmeci devletler, hangi tedbirlerin uygun olduğu ve bunun için başvurulacak araçlar bakımından geniş bir takdir yetkisine sahip­tir.[8]

A. Toplanma ve örgütlenme özgürlüğünün korunması (md. 11/1)

Sözleşmenin 11’inci maddesinin 1’inci fıkrası, herkese asayişi boz­mayan toplantı yapmak, dernek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendika kurmak, kurulmuş olan sendikalara katılmak hakkını tanımaktadır. Maddede düzenlenen barışçıl toplantı ya da protesto hakkı ile dernek kurma özgürlüğü, demokratik toplumun işleyebilmesi için hayati öneme sahiptir.

1. Toplantı özgürlüğü

Düşünce değişiminde bulunmak veya belli ortak çıkarları savunmak amacıyla bir araya gelerek belli fikir ve kanaatler çerçevesinde kamuoyu oluşturma ya da siyasal karar organlarını etkileme amacına yönelen top­lanma özgürlüğü, toplantıyı düzenleme, katılım ve serbest ifade öğelerini kapsamaktadır.[9] Madde metninde tanımlanmadığından, Sözleşme bakımın­dan toplantı denildiğinde, bundan anlaşılması gereken, düşünceyi açıklama veya başkalarına ulaştırma ortak amacı için birden fazla kişinin bir araya gelmesidir.[10] Komisyon, Christians Against Racism And Fascism/İngil­tere kararında, toplantı özgürlüğünü, bireylerin bir fikir ya da amacı açık­lamak için kapalı veya halka açık yerlerde toplantı, gösteri ve yürüyüş vb. gibi, hangi şekil altında olursa olsun, bir araya gelmeleri olarak tanımla­maktadır.

Bu kısa tanımdan çıkarılması gereken ilk özellik, 11’inci maddede gü­vence altına alınan bu özgürlüğün, ifade özgürlüğü ve dini inancı açıklama özgürlüğü ile yakın bağlantıda olmasıdır. Nitekim AİHM 11’inci maddeyi, otonom rolü ve kendine özgü uygulama alanına rağmen, bazı durumlarda, 9 ve 10’uncu maddelerin ışığında ele alıp değerlendirmektedir. Mahkemeye göre, 9 ve 10’uncu maddeler, 11’inci maddenin de unsurlarındandır ve bu maddelerin ihlali 11’inci maddenin ihlaline katılan ilave ihlallerdir. Mah­keme, Young, James Ve Webster/Birleşik Krallık davasında[11] bu durumu “Mahkemeye göre, 9 ve 10’uncu maddelerin sağladığı kişisel görüşleri ko­ruma, 11’inci maddede güvence altına alınan örgütlenme öz­gürlüğünün de hedefleri arasında yer alır. Buna göre, bir kimseyi kanaatleri ile çelişen bir örgüte girmeye zorlamak için başvuruculara yapıldığı türden baskı uygu­lanması, bu maddenin de özüne temas eder” şeklinde ifade ettik­ten sonra, yapılan bir toplu iş sözleşmesi hükümleri gereğince sendikaya girme zorun­luluğu getiren uygulamanın 11’inci maddenin ihlali olduğuna, olayın 9 ve 10’uncu maddeler bakımından incelenmesine gerek olma­dığına karar ver­miştir. Mahkemenin aynı görüşleri Vogt/Almanya ve Hasan ve Chaush/Bul­garistan kararlarında da dile getirdiğini görmekteyiz.

Öte yandan, birden fazla kişinin tesadüfen bir araya gelmesi, 11’inci madde anlamında toplantı olarak nitelendirilemez. Barışçıl olduğu sürece toplantı ya da protestonun amacı önemli olmamakla beraber, Anderson/Birleşik Krallık davasında Mahkeme, sadece birlikte takılmak isteyen ve bu isteklerini gerçekleştirmeleri engellenen gençlerin 11’inci madde hükümlerine başvurma haklarının bulunmadığına karar vermiştir. Keza, toplanma hakkının, başkalarıyla birlikte vakit geçirme hakkını verme­diğini de belirtmek gerekir. Mc Feeley/ Birleşik Krallık davasında Mah­keme, tecrit altında tutulan bir mahkumun, bu madde hükümlerinden yarar­lanamayacağına karar vermiştir.

Toplantı özgürlüğü, gerek özel konutlarda ve gerekse halka açık yer­lerde bir araya gelmeyi de içerir ve bu anlamda gösteri yürüyüşü yapma hakkını da kapsar. Başka bir anlatımla 11’inci madde statik toplanma ile birlikte yürüyüş yapma hakkını da içerir. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, Komisyon, önceden bilgi verme veya izin alma ile ilgili olarak iç hukukta yer verilen düzenlemelerin toplanma özgürlüğüne aykırılık oluşturmayaca­ğını vurgulamıştır. Bu karardan, toplantı özgürlüğünün aynı zamanda so­kaktaki gösteriyi de içerdiği ancak çevreye zarar vermeden gerçekleşmesini sağlamak için önlem alınabileceği sonucuna ulaşılmaktadır. Bu bağlamda örneğin eğer sokakta gösteri yapılacaksa, gösterinin dışarıdan müdahale olmaksızın yapılmasını güvence altına almaya ve trafiğin düzenli işlemesini sağlamaya yönelik düzenlemeler mümkündür. Sözleşme organları, devletin dışarıdan sabote eden kişilere karşı toplantıyı koruma yükümlülüğünü de Sözleşmenin 11’inci maddesine dayandırmaktadır. Aksi takdirde saldırı amaçlı karşı gösteriden duyulan korku, pratik olarak Sözleşmenin 11’inci maddesindeki hakkın kullanılmasını engelleyebilir.[12] Ancak devletin alacağı bu önlemler, barışçıl toplanma ya da protesto hakkını caydırıcı nite­likte ol­mamalıdır.

Platform “Arzte Für Das Leben/Avusturya kararında, başvurucu der­nek, kürtaja karşı bir gösteri yürüyüşü düzenlemek için izin istemiş ve bu izin polis tarafından verilmiştir. Aynı gün, aynı yerde karşı gösteri düzenle­mek isteyenlerin talebi ise polis tarafından reddedilmiştir. Ancak izinli yü­rüyüşçüler olay çıkması ihtimaline karşı yürüyüş başlamadan kısa bir süre önce polis yetkilileri ile görüşerek yürüyüş mekanını değiştirmişlerdir. Polis yetkilileri güvenlik görevlilerini ilk mekanda konuşlandırdıkları gerekçe­siyle ikinci mekanda karşı göstericilerin yumurta atmalarını ve kendilerini rahatsız etmelerini engelleyemeyeceklerini ve bu gibi protestolara karşı ye­terli koruma sağlayamayacaklarını belirtmişler, ancak yürüyüşün yapılabile­ceğini söylemişlerdir. Başvurucuların yürüyüşü karşı göstericilerin protes­tolarına maruz kalmış, ancak fiziksel bir şiddet meydana gelmemiştir. Baş­vurucular AİHK’ya başvurarak etkili bir hukuk yoluna başvurma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir. Mahkemeye göre, 11’inci madde, gösteri yürüyüşüne katılacak olanların karşı gösteri yapacak olanların fiziksel şid­detine maruz kalmaktan korkmadan gösterilerini yapabilmelerini gerektirir. Demokratik bir toplumda karşı gösteride bulunmak, gösteri yapma hakkının kullanılmasını kısıtlayacak dereceye varamaz. AİHS md. 11, bazen bireyler arasındaki ilişkilerde devletin pozitif tedbirler almasını da gerekli kılar. Sözleşmeci devletler hukuka uygun gösterilerin barışçıl bir biçimde yapıl­masını sağlamak için makul ve gerekli tedbirleri alma yükümlülüğünde ise de, tedbir almak üzere uygun araçları seçerken geniş bir takdir yetkisine sahiptirler. Mahkeme, bu konuda devletin yükümlülüğü tedbir almak olup sonucun gerçekleşmesini sağlamak olmadığından, olayda tartışılabilir bir hak ihlali iddiası bulunmadığı için toplanma özgürlüğü bakımından 13’üncü maddenin uygulanabilir olmadığına karar vermiştir.[13]

11’inci maddenin uygulanabilmesi için, bir toplantı ya da protestoda aranan en önemli özellik, asayişi bozmayan, barışçıl nitelikte olmasıdır. Olay şiddete dönse bile, etkinliğin asıl niyeti barışçıl olduğu sürece 11’inci maddenin koruması geçerlidir. Stankov ve The United Macedonian Organisation Ilınden/ Bulgaristan davasında Mahkeme,[14] 1990 yılında Gü­ney Batı Bulgaristan’daki Makedon azınlığın tanınması için kurulan derne­ğin esas amacının ulusun birliğine karşı olduğu ve etnik düşmanlığı tahrik ettiği, Bulgaristan’ın ülke bütünlüğüne aykırı olduğu gerekçesiyle 1991 yı­lında kapatıldıktan sonra 1994 ile 1997 yılları arasında anma toplantıları düzenlenmesinin ulusal makamlarca yasaklanmasını, 11’inci maddede dü­zenlenen toplanma özgürlüğünün ihlali olduğuna karar vermiştir.

11’inci maddede “asayişi bozmayan” toplantıdan bahsedildiği için, devletin asayişi sağlamak veya korumak amacıyla toplantı düzenlemeyi bil­dirim yahut yer sınırlaması gibi bazı şekil şartlarına ve bu arada, izin koşu­luna bağlaması, 11’inci maddeye aykırı değildir. Nitekim Komisyon Rassemblement Jurasien Et Unite Jurasienne/ İsviçre, Christian Against Racisme And Fascisme/Birleşik Krallık davalarında bu hususa değinmiştir. Komisyon’a göre toplantının asayişi bozar hal alması durumunda, önceden veya sonradan buna müdahalenin meşru olup olmadığının irdelenmesinde 11’inci maddenin 2’nci fıkrasına gitmeye gerek yoktur; 1’inci fıkra müda­haleye izin vermektedir.[15]

AİHM, özellikle Ezelin/Fransa davasında[16] barışçıl toplantı kavramı üze­rinde ayrıntılı olarak durmuştur. Bu davada avukat olan başvurucu, üç militanın mahkumiyet kararlarını protesto etmek amacıyla Guadeloupe Ba­ğımsızlık Hareketi ile bazı sendikalar tarafından yapılan gösteri yürüyüşüne katılıp, pankart taşımıştı. Hakkındaki ceza kovuşturması takipsizlikle so­nuçlanınca savcı tarafından, baro disiplin kurulundan disiplin cezası veril­mesi istenmiş ancak savcının bu talebinin baro disiplin kurulunca reddedil­mesi üzerine mahkeme kararıyla başvurana kınama cezası verilmişti. AİHM, devletin asayişin bozulmasını önleme ihtiyacının, insanları düşüncelerini barışçıl bir yolla kamuya duyurmaktan caydırmaması gerektiğini dile getir­miş, başvurucuya uygulanan yaptırımın söz konusu olayla orantılı olmadı­ğını ve barışçıl yollarla protesto edebilme hakkı üzerinde caydırıcı etki oluşturduğunu belirterek 11’inci maddenin ihlal edildiğine karar vermiştir. Mahkeme ayrıca ifade özgürlüğüne ilişkin 10’uncu maddeyi de bu olayda 11’inci maddenin ihlaline eklenen ilave ihlal olarak değerlendirmiş, 10’uncu madde bakımından incelemenin gerekli olmadığına hükmetmiştir.

11’inci maddenin yarı-kamusal ya da özel alanlarda, örneğin alışveriş merkezlerinde, yapılmak istenen protesto gösterileri için geçerli olmadığını söylemek gerekir. Appleby/Birleşik Krallık davasında Mahkeme, bir alışve­riş merkezinde broşür dağıtmak isteyenler için 11’inci maddenin koruma sağlamadığına hükmetmiştir.

Gösteri hakkına ilişkin olarak açıklamalarımıza son vermeden önce belirtelim ki, gösterilere genel bir yasak getirilmesi, ancak ortada söz konusu gösterilerin kargaşa ile sonuçlanacağı ve bu kargaşanın daha hafif önlem­lerle engellenemeyeceği yönünde gerçek bir tehlike varsa haklı görülebilir. Bu nedenle gösterileri yasaklama emirlerinin kesin olarak haklı ve somut gerekçelere dayanması gerekir.

2. Dernek kurma özgürlüğü

Gönüllü bir toplumsal kuruluş olan dernek, serbestçe varlık kazanma ve örgütlenme ilkeleri ile faaliyet güvencesi öğelerini kapsar. Dernek öz­gürlüğü, anılan öğelerin bir arada bulunmasıyla sağlanabilir. Kendine özgü varlık olarak örgüt yanında, dernek üyeleri de hakkın öznesidir. Bir derneğin kuruluşuna katılma, bir derneğe üye olma ve üyelik hakları, örgütün varlık koşuludur.[17]

Dernek kurma özgürlüğü, birden fazla kişinin belirli bir amaç için bir araya gelmesini ifade etmektedir.[18] Buradaki bir araya gelmek iradi olmakta ve zaman içinde devamlılık arz etmektedir. Bu özgürlük, aynı zamanda, Sözleşmedeki ender ekonomik ve sosyal haklardan olan, sendika kurma veya varolan bir sendikaya katılma hakkını da içermektedir. Bu kurumlar, özellikle siyasi gruplaşma ve faaliyetlerin en geniş şekilde yer aldığı demok­ratik toplumun vazgeçilmez unsurlarından biridir. Mahkeme, Ezelin/ Fransa davasında bu hususu dile getirmiştir.

Herkesin dernek kurma özgürlüğüne sahip olduğuna ilişkin ifadeden, taraf devletlerin hukuk düzenlerinde bir araya gelmeye olanak sağlayıcı dü­zenlemelere yer vermesi yükümlülüğü ortaya çıkmakta ise de; hangi koşullar altında tüzel kişiliğin kurulabileceği, her taraf devletin iç hukukuna giren bir konudur. Dernek ve sendika kurma ve üye olma özgürlüğü, aynı zamanda dernek ve sendika kurmaya veya üye olmaya zorlanamama özgürlüğünü de içerir (negatif dernek özgürlüğü).[19] Nitekim İnsan Hakları Evrensel Beyanna­mesinin aksine AİHS’de açık bir ifadeye yer verilmemiş olmasına rağmen, AİHM, Sigurdur A. Sigurjonsson/İzlanda davasında[20] Söz­leşmenin, negatif dernek özgürlüğünü de içerdiği sonucuna vararak; oto­mobilciler odasına üyeliğin taksi sürücülüğü izni alabilmenin ön koşulu ol­masını ör­gütlenme özgürlüğünün ihlali saymıştır. Keza Chassagnou Ve Digerleri/Fransa dava­sında[21] Mahkeme, avcılığa karşı olan arazi sahipleri­nin yasa gereği avcılar federasyonuna üye olma zorunluluğunu 11’inci mad­denin ihlali saymıştır.

Öte yandan, barolar, tabip odaları gibi kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları (odaları) 11’inci madde anlamında dernek olmayıp, kamu yararının korunmasına yönelik ve bu sıfatla mesleki davranış kurallarına uymayı sağlamakla görevli kurumlardır. Böylece 11’inci madde kapsamında yer almadıkları için, söz konusu meslek odalarına meslek mensuplarının kayıt yapma mecburiyeti, kendilerinin ayrıca dernek kurabilme hakları saklı kalmak kaydıyla, 11’inci maddeye aykırı değildir. Nitekim Mahkeme, Le Compte, Van Leuven ve De Meyere/ Belçika ile Albert ve Le Compte/ Bel­çika davalarında[22] 11’inci maddeden yararlanan dernekler ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları (odaları) arasında ayrım yapmak için üç ölçüt ortaya koymuştur. Bunlar; örgütün dayanağı, amacı ve yararlandığı araçlardır. Buna göre, kamu yararı amacı izleyen ve belirli bir otorite ile desteklenmiş (örneğin norm çıkarmak, disiplin cezası vermek) olup da, bir hukuk normuyla meydana getirilmiş bir kurum söz konusu ise artık 11’inci madde anlamında dernek değil, kamu hukuku tüzel kişisinden söz edilir. Bu bakımdan Mahkeme, kamu tüzel kişisi olan tabip odasına üye olma zorun­luluğunu 11’inci maddeye aykırı görmemiştir.

Yukarıda, derneğin tanımını vermeye çalıştığımızda, derneğin unsur­larından birinin de faaliyet güvencesi olduğundan söz etmiştik. Faaliyet gü­vencesi, derneğin unsurlarından olduğu için, dernek kurma özgürlüğü; aynı zamanda derneğin amaçları doğrultusunda faaliyette bulunma hakkını da içerir. Sıdıropoulos ve Diğerleri/Yunanistan davasında[23] Mahkeme, Make­don Kültür Evi adlı derneğin ulusal azınlık yaratmaya çalışarak ülkenin bü­tünlüğüne zarar vereceği gerekçesiyle Yunan makamlarınca faaliyete geçe­bilmesi için gerekli olan tescilinin yapılmamasını, tüzüğünde ilan ettiği amaçlarla gerçek amacının farklı olduğu kanıtlanamadığından, söz konusu uygulamanın 11’inci maddenin ihlali olduğuna karar vermiştir.

AİHS’nin toplantı ve dernek kurma özgürlüğüne ilişkin 11’inci mad­desi, siyasi partilerden söz etmemektedir. Bununla birlikte, Sözleşme ku­rumları, siyasi partilerin bu maddenin koruduğu en önemli teşkilatlardan biri oldu­ğunu, partilerin demokrasinin işleyişi açısından taşıdığı önem sebebiyle aksi bir görüşün savunulmasının mümkün olamayacağını belirtmişlerdir. Ayrıca, siyasi partiler söz konusu olduğunda örgütlenme özgürlüğü için maddenin 2’nci fıkrasında öngörülen sınırlamaların çok daha dar anlamda yorumlan­ması gerektiği vurgulanmıştır. Sözleşme kurumları, siyasi partileri demok­rasinin işleyişi bakımından vazgeçilmez kurumlar olarak görmektedir. Bu bağlamda siyasi partiler, kuruluş ve faaliyetleri bakımından geniş güven­ce­lerden yararlanmalı, ciddi bir zorunluluk olmadıkça özgürlükleri kısıtlan­mamalıdır. Günümüzde, siyasi partilerin serbestçe kurularak siyasi iktidar yarışına katılmadıkları bir düzen demokrasi olarak nitelendirilememektedir.

AİHS’nin 11’inci maddesine aykırılık iddiasıyla açılan davalar içinde en önemlileri siyasi parti kapatma davalarıdır. Bu özgürlüğün sınırlandırıl­ması konusunun, Sözleşmenin 9 ve 10’uncu maddeleri ile ilgili ilkelerin ışığında değerlendirilmesi gerekmektedir. Ancak, konu siyasi parti kapatma olunca, Sözleşme kurumları oldukça titiz davranmaktadır. Bu nedenle an­cak, inandırıcı veya zorlayıcı sebeplerin varlığı halinde siyasi partilerin ya­sak­lanması haklı bulunmakta, maddenin 2’nci fıkrasındaki meşru sebeplerin varlığı bakımından yasama, yargı ve uygulama aşamasında taraf devletlere oldukça sınırlı bir takdir yetkisi tanınmaktadır.[24]

AİHM nezdinde, siyasi partiler konusunda ilk dava Alman Komünist Partisi başvurusudur. Alman Anayasa Mahkemesince kapatılan Alman Ko­münist Partisi eski yöneticilerinin Sözleşmenin 11’inci maddesine daya­narak yaptıkları başvuruyu, Komisyon reddetmiştir. Komisyon’a göre, bir rejim kurmak için diktatörlüğe başvurmak Sözleşmenin 11’inci maddesi hükmüyle bağdaşmamaktadır. Aksi halde, Sözleşme ile tanınmış pek çok hak ve öz­gürlük bu yolla ortadan kaldırılabilir. Benzer şekilde, X- İtalya başvuru­sunda, İtalyan Faşist Partisi program ve anlayışından esinlenerek, faşist parti amblemini de benimseyerek siyasi bir teşkilat kurduğu gerekçe­siyle İtalyan ulusal makamlarınca mahkum edilen bir kişinin yaptığı başvu­ruyu değerlen­diren Komisyon, İtalyan hükümetinin faşist bir siyasal kuru­luşu yasaklama­sını haklı ve demokratik kurumları korumaya yönelik göre­rek, başvuruyu reddetmiştir.

11’inci maddede güvence altına alınan örgütlenme özgürlüğü, Türkiye açısından, siyasi parti kapatma davalarına ilişkin yapılan başvurularda önem kazanmıştır. Zira Djavit An/Türkiye kararı dışında, Türkiye’nin 11’inci maddeyi ihlal ettiğine dair verilen kararların hepsi siyasi parti kapatma baş­vurularına ilişkindir.

Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan siyasi partilere ilişkin olarak altı başvuru yapılmış, AİHM bu başvurulardan TBKP, Sosyalist Parti, ÖZ­DEP, HEP ve DEP kararlarında, adı geçen partilerin yıkıcı eylemleri bulun­madığından kapatma kararlarını 11’inci maddeye aykırı bulmuş ve söz ko­nusu partilerin temelli kapatılmasının ve liderlerine siyasi yasak getirilmesi­nin meşru amaçla orantısız olup demokratik toplumda gerekli bir müdahale olmadığı gerekçesiyle örgütlenme özgürlüğünün ihlal edildiğine karar ver­miştir. Refah Partisi başvurusunda ise müdahalenin haklı gerekçelere da­yandığını belirterek 11’inci maddenin ihlal edilmediğini hükme bağlamıştır.

TBKP/Türkiye davasında[25] Türkiye’nin AİHK’ya kişisel başvuru hak­kını kabul etmesi üzerine, Türkiye’ye dönüp Türkiye Birleşik Komünist Partisi’ni kuracaklarını Brüksel’de yaptıkları basın toplantısında bildiren ve 16.11.1987’de Türkiye’ye dönüşlerinde gözaltına alınan Türkiye İşçi Partisi Genel Sekreteri gazeteci Nabi Yağcı ve Türkiye Komünist Partisi Genel Sekreteri Dr. Nihat Sargın’ın 04.06.1990 tarihinde kurduğu Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin kapatılması için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tara­fından 14.06.1990 tarihinde Anayasa Mahkemesinde açılan davada, bu Mahkeme tarafından verilen 16.07.1991 tarihli kapatma kararına karşı adı geçenler 07.01.1992 tarihinde partileri ve kendi adlarına AİHK’ya başvu­ruda bulunmuşlardır. AİHM, 30.01.1998 tarihinde davayı kısmen kabul ede­rek, Anayasa Mahkemesinin bu partiyi kapatma kararını Sözleşmenin 11’inci maddesine aykırı bulmuştur.

Başvuru sahipleri, siyasi partilerin Sözleşmenin 11’inci maddesinin kapsamına girdiği konusunda bir tereddüt olmadığını, Sözleşmenin uygu­lama alanının Türk Anayasası olduğu ileri sürülerek daraltılamayacağını, ulusal hukukun Sözleşmenin ışığında yorumlanması gerektiğini, bizzat Ana­yasa Mahkemesinin de TBKP’nin bir sosyal sınıfın diğerlerine tahak­kü­münü hedeflemediğini ve programının demokratik ilkelere uygun oldu­ğunu kabul ettiğini, TBKP’nin bölücülere yardım ettiği iddiasının doğru olmadı­ğını, Türk Devleti sınırları içinde Türk ve Kürt halklarının dostane bir şe­kilde yaşamaları konusunda parti tüzüğünün açık olduğunu, TBKP’nin ülke bü­tünlüğüne karşı olmadığını, partinin kuruluşunun onuncu gününde kapa­tılması nedeniyle faaliyette bulunmaya zamanı olmadığını ileri sürmüşlerdir.

Hükümet ise, 11’inci maddenin siyasi partileri kapsamına almadığını, siyasi haklardan söz eden tek hükmün 1 No’lu Protokolün 3’üncü maddesi oldu­ğunu, bunun da sübjektif bir hak sağlamaktan çok, devletlere belli za­man­larda seçim yapma yükümlülüğünü getirdiğini, TBKP’nin tüzüğü ve prog­ramı incelendiğinde Türk Anayasal prensipleriyle bağdaşmadığının görül­düğünü, nitekim bu partinin adına “Komünist” sözcüğünü koyarak totaliter bir rejimi benimsediğini gösterdiğini, bunun Türkiye’nin toprak bütünlüğüne ve siyasi birliğine aykırı olduğunu, zira komünizmin zorla ikti­dara gelmeyi amaçladığını, bazı sözcüklerin siyasi parti adında kullanılma­sının Avrupa ülkeleri hukuk sistemlerinde de yasaklandığını, ayrıca TBKP’nin programı­nın uygulanmasının, Türkiye’nin ülkesel ve ulusal bü­tünlüğüne ağır bir sal­dırı olacağını, zira TBKP’nin tüzük ve programının Türk ve Kürtler arasında bir ayrım yaptığını, Kürtlerin mevcudiyetinin ta­nınmasının ve kendilerine otodeterminasyon hakkı tanınmasının istendiğini, bunun ise ırk temeline dayanmayan vatandaşlık kavramını yok etmesi sonu­cunu yaratacağını, ka­patma kararının yabancıların yerel seçimlerde oy hakkı ile ilgili Alman Fe­deral Mahkemesi’nin 31.10.1991 tarihli kararı ve Fransız Anayasa Kon­seyi’nin Korsika’nın statüsüyle ilgili 09.05.1991 tarihli kararı ile aynı para­lelde olduğunu, Sözleşmeye taraf ülkelerin Anayasal Kurumla­rını ve özel­likle de var oluşlarının temel koşullarını oluşturan temel ilkele­rini Strasbourg makamlarının denetimine tabi tutmayı hiçbir şekilde düşün­me­diklerini, bu nedenle TBKP gibi herhangi bir partinin bu kurum ve ilkeler konusunda iddialarda bulunmaya hakkı bulunmadığını, bunun da ötesinde TBKP başvurusunun Sözleşmenin 17’nci maddesi çerçevesinde reddi ge­rektiğini, zira bu partinin Sözleşmenin temellerini olduğu kadar, tanıdığı özgürlükleri de yok etmeyi amaçladığını ileri sürmüştür.

AİHM’ya göre, yalnızca “Komünist” sözcüğünün parti isminde bu­lunması, başka ciddi ve yeterli nedenler bulunmadıkça, Türk Siyasi Partiler Kanununun 96/3’üncü maddesinde yer alan bu kapatma sebebini haklı kıl­maya yetmez. Zira Alman Anayasa Mahkemesi tarafından 1956 tarihinde kapatılan Almanya Komünist Partisi’nden farklı olarak TBKP, aldığı isme rağmen, bir sosyal sınıfın diğerlerine tahakkümünü hedeflememekte ve ço­ğulcu demokrasi, genel seçimler, siyasi hayata serbestçe katılma gibi prog­ramı demokratik ilkelere uygun bulunmaktadır. Ayrıca parti tüzüğünde Kürt sorununun barışçı, demokratik ve adil bir şekilde çözülmesi amacıyla Türk ve Kürt halklarından söz edilmesi bölücülük anlamına gelmez. Zira TBKP programı, Kürt vatandaşları “azınlık” olarak nitelendirmediği gibi, onlara özel bir uygulama veya Türkiye halkının kalanından farklı bir hak da istemi­yor. Aksine, Türk Devleti sınırları içinde Türk ve Kürt halklarının dostane bir şekilde ve barışçıl yaşamaları için ortak çıkarlarına dayalı olarak yeniden demokratik yapılanmalarını öneriyor. Otodeterminasyon hakkı konusunda şiddeti kınıyor ve bu sorunun çözümünün politik olduğunu belirterek, Kürt halkına karşı ayrımcılığa ve baskıya son verilmesi için Türk ve Kürt halkla­rının birleşmesi gerektiğini vurguluyor. Ayrıca, bu sorunun, siyasi partilerin bu konudaki fikirlerini özgürce tartışabilmeleri ve her türlü şiddete karşı olabilmeleri ve siyasi hayata gerçek kimlikleriyle katılabilmeleri halinde çözülebileceğini vurguluyor. Demokrasinin temel ilkelerinden biri, ülkenin karşılaştığı sorunlarda, hatta bunlar rahatsız edici bile olsa, şiddete başvur­madan, diyalog yoluyla bunların çözülmesinde yatar. Demokrasi fikir öz­gürlüğüyle beslenir bu açıdan bir siyasi parti, demokrasi kuralları içinde, tüm ilgilileri memnun edebilecek çözümler bulmak amacıyla bir devlet hal­kının yalnızca bir kısmının kaderini açıkça tartışmak istediği için endişe duymamalıdır. TBKP’nin tüzüğü değerlendirildiğinde hükümet görüşünde ileri sürülenlerden bu durum ayırt edilmektedir. Ancak Divana göre, bir parti ilan ettiği ilkelerin aksine, gerçek amaç ve niyetini saklayabilir. Böyle bir durumun bulunması halinde kapatma kararı haklı olabilir. Fakat bu durum partinin işlem ve eylemlerinin denetlenmesiyle mümkün olabilir. Oysa TBKP’nin kapatılması, bu konuyu kanıtlayacak bir zaman geçmeden kuru­luşunun onuncu gününde açılan davayla gerçekleştiğinden, gerçek amacının top­lum düzenini yıkmak olduğunu gösteren bir davranışı bulunmamaktadır. Bu yüzden kapatma kararı Sözleşmenin 11’inci maddesine aykırı bulunarak Türkiye hakkında mahkumiyet kararı verilmiştir. Mahkeme, incelemesine sunulan olayı çevreleyen nedenleri ve özellikle terörizme bağlı güçlükleri de gözardı etmediğini vurgulayarak, Türkiye’deki terör olayları ile TBKP ara­sında bu partinin sorumluluğunu gerektirecek bir ilişkinin olmadığı sonu­cuna varmıştır. Zira Mahkeme’ye göre, kuruluşunun onuncu gününde daha hiçbir faaliyeti olmadan TBKP’nin derhal ve kesin olarak kapatılması gibi bir sert yaptırım uygulanması, yöneticilerinin siyasi sorumluluk almasının yasak­lanması demokratik bir toplumun gerekleriyle orantılı değildir.

Sosyalist Parti ve Diğerleri/Türkiye davasında[26] Sosyalist Parti ve onun eski başkanı Doğu Perinçek ve son başkanı İlhan Kırıt, kendi adlarını ve ilk ve son başkanlar olarak parti adına Anayasa Mahkemesinin 10.07.1992 tarihli bu parti kapatma kararına karşı Türkiye aleyhine AİHK’ya başvuruda bulunmuşlar, Komisyon tarafından kabul edilebilirlik kararı ve­rilerek dosyanın Mahkemeye gönderilmesi üzerine Mahkeme, bu partinin kapatılması kararının da TBKP kararında olduğu gibi Sözleşmenin 11’inci maddesinde düzenlenen örgütlenme hakkını ihlal ettiği sonucuna varmış ve Türkiye’yi mahkum etmiştir. Ancak bu kararın TBKP kararından farkı bu parti ile ilgili olarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının yaptığı ilk başvuru­nun Anayasa Mahkemesi tarafından 08.12.1988 tarihinde reddedil­mesinden sonra, anılan parti yöneticilerinin eylemleri nedeniyle ikinci kez yapılan başvuru üzerine Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması olayına dayan­masıdır. AİHM tarafından SP başvurusuna ilişkin kararda dayanılan gerek­çeler özde TBKP kararı ile benzerlik gösterir. Ancak TBKP davasında ku­ruluşundan hemen on gün sonra kapatma davası açılan bir parti söz ko­nusu iken, bu karara konu olan Sosyalist Partiyi kapatma kararı ilkinden farklı olarak partinin yayınladığı bildirilere ve parti başkanının demeçlerine da­yandığından, Mahkeme, kararında, parti yöneticilerinin eylemlerini tar­tışmış ve sonuçta parti başkanının beyanlarının Kürt asıllı kişileri yek vücut ol­maya ve bazı siyasal isteklerde bulunmaya davet ettiğini kabul etmiş, an­cak bunların Türk Hükümetinin ileri sürdüğü gibi şiddet, isyan veya demok­ratik ilkelerin herhangi bir şekilde reddi türünden bir hususu içermediği ve bu nedenle de parti kapatma kararının örgütlenme hakkını sınırlayan 11’inci maddenin 2’nci fıkrasında sayılan sebeplere dayanmadığından bu maddenin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.

AİHM, kararının gerekçesinde, SP yetki­lilerince hazırlanan ve Tür­kiye’de bir federal devlet öneren siyasi projenin Türkiye’nin mevcut yapısı ve benimsediği ilkelerle bağdaşmadığını kabul etmekle birlikte, bunun de­mokratik kurallara aykırı olmadığı sonucuna var­ması ve demokrasinin deği­şik siyasi önerilerin tartışılmasına ve hatta mevcut devlet yapısının tartış­maya açılmasına izin verdiğini söyleyerek bu konudaki tek sınırın bizzat demokrasinin kendisine zarar vermemek olduğunu belirt­mesi; TBKP dava­sında bu konuda vurguladığı gerekçeyi bu dava çerçeve­sinde daha da ileriye götürdüğünü göstermektedir.

Özdep/Türkiye kararında[27] ise, parti programında şiddeti, ayaklanmayı veya demokratik kurallara aykırı biçimde muhalefeti kışkırtıcı unsurlara rastlanmadığı tam tersine politik amaca ulaşmak için demokratik kurallara uymanın gerekliliği vurgulandığı, parti programında “ulusal ve dinsel azın­lıkların self determinasyon hakkı” na yapılan göndermenin Türkiye’nin par­çalanmasını teşvik edici nitelik taşımayıp, yalnızca Kürtlerin siyasal yaşama özgürce ve demokratik yollarla katılımını amaçladığı gerekçesiyle Söz­leş­menin 11’inci maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir.

Hatip Dicle ve DEP/Türkiye davasında[28], 07.05.1993’de kurulan ve Hal­kın Emek Partisi’nin Temmuz 1993 tarihinde kapatılması üzerine TBMM’de 18 üyeye sahip olan DEP’in 02.11.1993’de kapatılması için Yar­gıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Anayasa Mahkemesine dava açıl­mış, temel gerekçe olarak da eski DEP Başkanının Almanya’daki iki toplan­tıda yaptığı konuşma ile merkez karar ve yönetim kurulunun yazılı açıkla­ması nedeniyle, Anayasa prensip ve kurallarını ve Siyasi Partiler Kanunu hükümlerini ihlal ettiği ileri sürülmüştür. 16.06.1994 tarihli kararıyla Ana­yasa Mahkemesi, DEP’in ulusun birliğine ve Devletin toprak bütünlüğüne saldırı niteliğindeki faaliyetleri nedeniyle kapatılmasına karar vermiştir. Ayrıca TBMM’deki 13 milletvekili ile Hatip Dicle’nin milletvekilliği düşü­rülmüştür. Anayasa Mahkemesi, DEP’in faaliyetlerinin AİHS’nin 12/2’nci maddesindeki sınır­lamalar kapsamına girdiği sonucuna varmıştır. Divan, diğer kararlarda be­lirttiği gerekçeler paralelinde Sözleşmenin 11’inci mad­desinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.

Refah Partisi, Erbakan, Kazan ve Tekdal/Türkiye başvurusunda[29] ise Mahkeme “İslamist” eğilimli siyasi partinin, laikliğe karşı bir faaliyet mer­kezi oluşturduğu ve böylece demokratik düzene zarar vereceği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesince kapatılmasını 11’inci maddeye aykırı bulmamıştır. Daha önceki Türkiye aleyhinde parti kapatma davalarından farklı olarak bu davada yalnızca parti programı ve tüzüğü mercek altına alınmamış; daha ziyade parti ve mensuplarının somut faaliyet ve beyanları etraflı şekilde in­celenmiştir.

Refah Partisinin, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması kararı­nın “demokratik bir toplumda gerekli” müdahale olup olmadığını incelerken Mahkeme, önce demokratik toplumun vazgeçilmez koşullarını belirtmekte daha sonra da bunları somut olay dava konusuna uygulayarak sonuca var­maktadır. Mahkemeye göre özetle; kamu hukuku ve özel hukuk alanında geçerli kurallarla birlikte teokratik bir rejimin Türkiye’de tesisi, ülkenin nispeten yakın geçmişi ve halkının büyük kısmının İslam dinine mensup olduğu düşünülürse, tamamen hayal mahsulü değildir.

Refah Partisince önerildiği şekliyle çok hukuklu sistem, hukuki iliş­kiler bütünü içinde bireyleri dine dayalı bir ayrıma tabi tutacak; dini mensu­biyetlerine göre onları kategorilere ayıracak ve kendilerine birey sıfatıyla değil de bir dini his ve eğilime mensubiyetleri bakımından hak ve özgürlük­ler tanıyacaktır. Böyle bir modelin Sözleşme sistemiyle bağdaşması müm­kün değildir.

Anayasa Mahkemesine göre, RP’nin kapatılmasına sebep teşkil eden gerekçelerden biri de, bu partinin müşterek hukuk ve Müslüman cemaatine uygulanacak hukuk sıfatıyla şeriatı ihdas niyetidir. Parti mensuplarının ül­kede şeriatın tesisine ilişkin olarak yaptıkları sarih atıfların demokrasinin temel ilkeleriyle bağdaşması kolay değildir. Hem demokrasi ve insan hakla­rına saygılı olduğunu beyan ve hem de aynı zamanda şeriata dayalı bir re­jimi savunmak birbiriyle kolay bağdaşır söylemler olamaz. Şeriat düzeni, özellikle ceza hukuku, ceza yargılaması hukuku, kadınların hukuk düzenin­deki yeri ve özel-kamusal hayatın tüm alanlarına dini kurallar uyarınca ya­pılan müdahaleler göz önünde tutulursa Sözleşmede benimsenen değerler­den kesinlikle ayrılmaktadır. Böylece faaliyeti Sözleşmeye taraf bir devlette şeriatın tesisine yönelik görülen bir siyasi partiyi Sözleşmenin ruhunda mev­cut demokratik ideale uygun düşen bir dernek olarak telakki kolay de­ğildir.

RP’nin kapatılma nedenlerinden bir diğeri de parti mensuplarının cihat kavramına atıfta bulunmuş olmalarıdır. Cihat, kutsal savaşa çağrı olup top­lumda İslam dininin mutlak egemenliğine kadar sürdürülecek olan mücade­ledir. Adı geçen partinin, politik savaşımını şimdiye kadar, yasal yollardan yürüttüğü itiraz konusu olmamış ise de; parti mensupları bu davada konu edilen konuşmalarında iktidara ulaşmak ve iktidarda kalmak amacıyla önle­rindeki engelleri aşmak için gereğinde kuvvet kullanma olanağını anımsat­mışlardır.

Bu davada Mahkeme RP’nin politik projesinin teorik ve hayali değil, fakat gerçekleşebilir olduğunu da belirtmiş ve bu kanaatinin nedenlerini izah etmiştir. Kısaca açıklanan gerekçelerle Mahkeme, benzer durumlarda dev­letlerin sahip bulundukları takdir marjını, dar da olsa, göz önünde tutarak dava konusu edilen müdahalelerin, cevap teşkil ettikleri “sıkıştıran toplum­sal ihtiyaç” çerçevesinde, güdülen meşru amaçla orantısız olmadığı; RP’nin kapatılması ve öteki davacıların bazı siyasi haklardan geçici olarak mahru­miyetine ilişkin Anayasa Mahkemesince ileri sürülen gerekçelerin “yerinde ve yeterli” olduğu sonucuna vararak Sözleşmenin 11’inci maddesi hükmü­nün çiğnenmediğine karar vermiştir.

Üçüncü Dairenin verdiği bu karar başvuranlar tarafından temyiz edil­miş, temyiz talebi Komisyon tarafından kabul edilerek dosya Büyük Daire tara­fından incelenmiş; 13.02.2003 tarihinde Büyük Daire tarafından temyiz ta­lebi reddedilerek Üçüncü Dairenin kararı onanmıştır.

3. Sendika özgürlüğü

Sözleşmenin 11’inci maddesi anlamında sendika, kendi çıkarlarını sa­vunmak için işçilerin bir araya geldiği bir örgütlenmedir. Madde metninde geçen “çıkarlarını korumak için” ifadesi, bu özgürlüğün kullanılmasında bir amaç göstermektedir. Bu yönüyle, Sözleşme, mesleki çıkarların sendikal hareket ve faaliyetlerle korunması hakkını tanımaktadır. Burada devletlerin yükümlülüğü, söz konusu amaca yönelik sendika faaliyetlerinin sevk ve gelişmesine imkan vermektir. Bu amaçla kullanılabilecek araçların seçimi de devletlerin takdirine bırakılmıştır. Örneğin, grev hakkı bu anlamdaki araçla­rın en önemlilerinden biri olmakla beraber, Sözleşmenin 11’inci maddesi­nin koruması kapsamında değildir. Nitekim AİHM, Schmidt Ve Dalström/İsveç davasında[30] devletin de işveren olarak 11’inci maddenin tanıdığı hakların muhatabı olduğunu belirtmiş ancak Sözleşmenin, sendika üyelerinin mesleki menfaatlerinin sendikal faaliyetler yoluyla korunmasını güvence altına aldı­ğını, buna karşın bunu gerçekleştirecek olan araçların seçiminde devletlere takdir yetkisi bırakıldığını, grev hakkının bu araçlardan sadece biri oldu­ğunu, Sözleşmede yer almayan bu hakkın bazı alanlarda kullanılmasının, iç hukuk tarafından kısıtlanabileceğini kabul ederek, sen­dika özgürlüğü bakı­mından örgütlenme özgürlüğünün ihlal edilmediğine karar vermiştir. Aynı şekilde İsveç Makinistler Sendikası/İsveç davasında[31] Mahkeme, toplu söz­leşme hakkının sözleşmeyle güvence altına alınan bir hak olmadığını bu nedenle başvurucu sendikaya devletle toplu sözleşme yapma hakkı veril­memesinin 11’inci maddeye aykırı olmadığına karar ver­miştir.

Onbirinci maddede açıkça işveren sendikalarından söz edilmemiş ise de; bunların da, dernek özgürlüğü kapsamında 11’inci maddenin korumasın­dan yararlanacağını söylemek gerekir.

Öte yandan Sözleşmenin 11/2’nci maddesinin son cümlesinde, asker, polis ve devlet merkezi yönetimi açısından sınırlamaya izin verilmekte ise de, ilgili kamu görevlilerinin sendika hakkı ile ilgili sınırlamalar demokratik toplum gereklerine ters düşmemelidir. Başka bir anlatımla orantılılık ve menfaatlerin tartılması ilkeleri, Sözleşmenin tümü gibi, burada da geçerli­dir. Strasbourg Makamlarının içtihatları, kamu makamlarının yalnızca me­mur­ları en çok temsil eden sendikalarla görüşmesini Sözleşmeye aykırı görme­miştir.[32]

Mahkeme, Sıbson/Birleşik Krallık davasında,[33] çıkarıldığı sendikaya ça­lıştığı işyerindeki işçilerin grev tehdidi altında işvereni tarafından yeniden sendikaya girmesi veya aynı şirketin başka bir şubesinde çalışma teklifini reddeden başvurucunun işten çıkarılmasını 11’inci maddenin ihlali sayma­mıştır. Aynı şekilde Gustafsson/Birleşik Krallık davasında[34] sendika üyesi olmayan başvurucu işverenin iş kolunda yapılan toplu sözleşmeye işyerinde uymaması nedeniyle işçi sendikasının işyerine karşı yürüttüğü boykotun kaldırılması ve zararlarının Devlet tarafından ödenmesi talebinin reddedil­mesi olayında 11’inci maddenin uygulanabilir olduğuna, ancak sendika öz­gürlüğünün ihlal edilmediğine karar vermiştir.

Son olarak, sendika özgürlüğüne ilişkin devletin pozitif yükümlülü­ğüne işaret eden Wilson ve The National Union Of Journalists, Palmer, Wyeth, The National Union Of Rail, Maritime, Transport Workers, Doolan ve Diğerleri/Birleşik Krallık davasına[35] değinmekte fayda vardır. Bu dava, sendikanın temsilinden vazgeçme karşılığı ücret artışı ve toplu iş sözleşmesi hakkı ile ilgilidir. İlk başvurucu, gazeteci olarak günlük bir gazetede çalış­maktadır. 10.11.1989 tarihinde diğer gazeteciler gibi başvurucu da gazete sahibinden bir yazı alır. Söz konusu yazıda, Ulusal Gazeteciler Sendikası ile mevcut anlaşmanın uzatılmayacağı ve artık toplu sözleşme konusunda bu sendika ile görüşmek istenmediği yazılıdır. Çalışanlara, eğer bireysel hizmet sözleşmesi imzalarlar, çalışma saatlerinde sendikal faaliyetlerle uğraşmazlar ve işverenle yapılacak görüşmede kendilerini sendika aracılığıyla temsil ettirme hakkından vazgeçerlerse, ücretlerinin yükseltileceği vaat edilir. Baş­vurucu Wilson, sözleşme imzalamayı reddeder. İzleyen yıllarda ücreti yük­seltilir; ancak asla bireysel sözleşme yapmış olan diğer çalışanların üc­retle­rindeki artışa ulaşamaz. Başvurucu Palmer ve Wyeth ile Doolan ve di­ğer başvurucular, liman işçisi olarak Associated British Ports’da çalışmak­taydı­lar. 1992 yılında Associated British Ports, sendikayı artık tanımadığını bildi­rir. Başvurucular sendika hakkına ilişkin Sözleşmenin 11’inci maddesi ile düşünceyi açıklama özgürlüğüne ilişkin 10’uncu maddesinin ihlal edildi­ğini ileri sürmüşlerdir. Başvurucular, Sözleşmenin 11’inci maddesiyle gü­vence altına alınan kendi menfaatlerini korumak amacıyla sendika kurma hakkının zorunlu olarak işverenle yapılan görüşmede işçilerin sendika tara­fından tem­sil edilmesi hakkını da içerdiği ve bu hakkın kullanılması nede­niyle ayrım­cılık yapılamayacağı düşüncesindedirler. Mahkeme, 11’inci maddenin, der­nek kurma özgürlüğünün özel bir görünümü veya biçimi ola­rak sendika öz­gürlüğünü de içerdiğini hatırlatır. Mevcut olayda işverenler, sendikanın veya üyelerinin toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin sınırlandırıl­masına karşı her protestosunu, kolektif görüşmenin sona ermesine onay ve­ren işçilerin ücret­lerini arttırma sözü vermek suretiyle önceden engellemeye çalışmıştır. Böy­lece İngiliz hukuku, işverene dernek özgürlüğünün önemli bir unsuru olan bir haktan vazgeçmeye hazır olmayan işçilerin dezavantajlı duruma düşü­rülmesine izin vermektedir. Bu, işçilerin menfaatlerini korumak için sendi­kaya üye olmak isteyen işçilerin sınırlandırılması veya korkutul­ması niteli­ğindedir. İngiltere, finansal teşvik yoluyla işçilerin sendika öz­gürlüğü hak­kının önemli bir unsurundan vazgeçmeye razı olmalarına izin vermek sure­tiyle Sözleşmenin 11’inci maddesinde öngörülen hakların icra­sını güvence altına alma yönündeki pozitif yükümlülüğünü ihlal etmiştir.

B. Toplanma ve örgütlenme özgürlüğünün sınırlandırılması (madde 11/2)

Daha önce belirttiğimiz gibi 11’inci maddede güvence altına alınan toplanma ve örgütlenme özgürlüğü, nitelikli haklar kategorisine girdiğin­den bazı hallerde sınırlamaya tabi tutulabilecektir.

Toplanma ve örgütlenme özgürlüğüne getirilecek sınırlamanın meşru sayılabilmesi üç koşul gerekmektedir. Hemen belirtelim ki, bu koşullar AİHM tarafından çok katı bir biçimde yorumlanmaktadır. Öte yandan Mah­keme, bu üç koşulu birlikte aramaktadır. Her üç koşulun ye­rine geldiğini davalı devlet ispatlamak zorundadır. AİHM bu üç koşulu aşağıdaki sıra ile incelemektedir. Koşullardan birinin yerine gelmediğini tespit ettiğinde, dos­yanın incelemesini durdurur, söz konusu müdahalenin haksız olduğuna do­layısıyla da toplanma ve örgütlenme özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verir.

İkinci fıkra hükmü toplanma ve örgütlenme özgürlüğüne müdahale ko­nusunda devletlere bir takdir alanı tanımaktadır. Ancak devletlere tanı­nan bu takdir yetkisi de AİHM’nin denetimine tabidir. Sözleşmenin 11/2’nci mad­desi ile güvence altına alınan toplanma ve örgütlenme öz­gürlüğüne iliş­kin yapılacak sınırlama ya da müdahale ayrıntılı bir şekilde düzenlenmeli, geti­rilen kısıtlamanın gerekliliği inandırıcı surette ortaya konulmalı, top­lanma ve örgütlenme özgürlüğünün demokratik toplum­daki önemi gözden uzak tutulmamalıdır.

Toplanma ve örgütlenme özgürlüğüne meşru bir müdahale için gerekli üç koşul şunlardır:

a. Müdahale ya da sınırlama yasada öngörülmüş olmalıdır,

b. Müdahale meşru amaçlara yönelik olmalıdır,

c. Müdahale demokratik bir toplumda gerekli olmalıdır.

Toplanma ve örgütlenme özgürlüğünün kullanımına müdahale ya da sınırlamanın meşru sayılabilmesi için gerekli olan koşulları bu şekilde sınır­ladıktan sonra, şimdi tek tek bu koşulları dava örnekleri ile birlikte ele al­maya çalışacağız .

1. Müdahale yasalarda öngörülmüş olmalıdır

Diğer temel hak ve özgürlüklerle beraber toplanma ve örgütlenme öz­gürlüğü de ancak kanunla sınırlanabilmektedir. Kanun yasama organı tara­fından açık görüşme ve tartışma ortamında hazırlanmakta, doğrudan doğ­ruya kamuoyunun denetimi altında çıkartılmaktadır. Ayrıca kanun herkes için geçerli genel kurallar koymakta, belli kişi ya da grupları he­def alma ihtimalini önlemektedir.[36]

Müdahalenin yasayla öngörülmüş olması koşulunun AİHM içtiha­dın­daki anlamı; hak ya da özgürlüğe müdahale teşkil eden önlem veya işlemin ulusal hukukta yasal dayanağının bulunması demektir.[37] Daha önce de ifade ettiğimiz gibi 2’nci fıkra hükmü, 1’inci fıkrada güvence altına alınan top­lanma ve örgütlenme özgürlüğünün kullanılmasına dev­letlerin müdahale etmesine imkan tanımaktadır. Ancak Devlet bu müda­hale imkanını yasayla kullanabilecek, bunu yaparken de keyfi uygula­malara yer açmayacak dü­zenlemeler getirecektir.

Sözleşmenin 8, 9 ve 10’uncu maddelerinde olduğu gibi 11’inci mad­desinde de yer alan yasa deyiminin şekli anlamda olmayıp, maddi anlamda olduğu ifade edilmektedir. Başka bir ifadeyle sözleşmede geçen yasa yahut yasal kelimeleri, münhasıran yasama organı tasarruflarına atıfta bulunma­maktadır.[38] Zira temel hak ve özgürlüklerin ne tür işlem­lerle düzenleneceği ülkelerin iç hukuklarını ilgilendiren bir sorundur. Bu nedenle Sözleşmede geçen yasa deyiminin kanun, tüzük, yönetmelik, yerleşik içtihat gibi soyut norm koyan düzenleyici işlemleri kapsadığı söylenebilir. Nitekim Mahkeme, Sunday Times/Birleşik Krallık-1 dava­sında “hukukun öngördüğü” ibaresin­deki “hukuk” sözcüğünün sadece yasayı değil, yazılı olmayan hukuku da kapsadığını ifade ederek, mah­kemeye saygısızlıkla ilgili Britanya örf ve adet hukuku kurallarının, mevzuat olmayıp, içtihat hukukunun bir ürünü olması­nın Mahkeme ba­kımından önem arz etmediğini dile getirmiştir. Benzer şe­kilde Malone/Birleşik Krallık davasında Mahkeme, “hukuka uygun olarak” ifadesinin, Sunday Times/Birleşik Krallık-1 kararında belirtilen genel pren­sipler ışığında yorumlanması gerektiğini işaret ettikten sonra, hukuk kelime­sinin, sadece yazılı hukuku değil, fakat yazılı olmayan hukuku da kapsaya­cak şekilde yorumlanması gerektiğini kabul etmiştir. AİHM, 10’uncu mad­denin ihlaline ilişkin Groppera Radio Ag ve Diğer­leri/İsviçre ve Autronic Ag/İsviçre davalarında uluslararası hukuk ilkele­rinin de müdahale için hu­kuki bir temel oluşturabileceğini ifade etmiştir.

Müdahale içeren düzenlemenin yasa ile yapılmış olması aynı zamanda düzenlemenin niteliği ile de ilgilidir. AİHM, birçok kararda müdahaleye hukuki dayanak teşkil ettiği ileri sürülen normun aleni, ulaşılabilir, tahmin edilebilir ve öngörülebilir olması gerektiğini belirtmiştir. Nitekim ifade öz­gürlüğüne ilişkin olan Sunday Times/Birleşik Krallık-1 davasında mahkeme bu hususu şu şekilde ifade etmiştir. “ Mahkemenin görüşüne göre, “hukuken öngörülmüş” ifadesinden şu iki koşul ortaya çıkmaktadır. Birincisi, (uygula­nacak olan) hukuk, yeterince ulaşılabilir olmalıdır; eşdeyişle, vatandaşlar belirli bir olaya uygulanabilir nitelikteki hukuk kurallarının varlığı hakkında yeterli bilgiye sahip olabilmelidirler. İkincisi, vatandaşların davranışlarını düzenlemelerine olanak vermek için yeterli açıklıkta düzenlenmemiş bir norm, “hukuk” kuralı olarak kabul edilemez. Vatandaşlar belirli bir eylemin gerektirdiği sonuçları, durumun makul saydığı ölçüde ve eğer gerekiyorsa uygun bir danışmayla önceden görebilmelidir.”[39] Aynı görüşü Kokkinakis/Yunanistan davasında da dile getirmiş, ulusal yasadaki suçun belirsizliğine işaret etmiştir. Öte yandan 8’inci madde çerçevesinde değer­lendi­rilmiş olmakla beraber Mahkeme Rotaru/Romanya davasında[40] istihba­rat servisinin başvurucu hakkında kişisel veri içeren gizli dosya bulundur­masına ilişkin ulusal düzenlemenin, kişiye davranışını düzenlemesine olanak sağla­yacak şekilde kesin olarak formüle edilmediğini, bu nedenle müdahale­nin yasaya dayanmadığını ifade etmiştir. Aynı şekilde Petra/Romanya dava­sında[41] ise Mahkeme, mahkumların haberleşmesinin izlenmesine olanak sağlayan ulusal düzenlemelerin ulaşılabilir olmadığına, bu nedenle müda­halenin yasa ile öngörülme koşulunun gerçekleşmediğine karar vermiştir.

2. Müdahale meşru amaçlara yönelik olmalıdır

Müdahale 2’nci fıkrada sınırlı olarak sayılan meşru amaçları gerçek­leştirmeye yönelik bulunmalıdır. 2’nci fıkrada müdahaleye gerekçe oluştu­racak amaçlar; ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düze­ninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın yahut başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması olarak sayılmıştır. Toplanma ve örgütlenme özgürlüğünün bu amaçlar nedeniyle sınırlandırılmasının hak­lılığını davalı devlet ispatlamak zorundadır. Meşru amaç, ikna edici olarak ortaya konulmalıdır. Bu koşula ilişkin olarak örnek vereceğimiz davalar ile üçüncü koşul bağlamında ele alacağımız karar örnekleri genelde aynı oldu­ğundan, meşru amaca ilişkin açıklamalarımıza son verip, toplanma ve ör­gütlenme özgürlüğüne müdahalenin haklı olması için gerekli olan üçüncü koşula geçelim.

3. Müdahale demokratik toplumda gerekli olmalıdır

Ulusal makamların meşru amaçlar için yasa ile toplanma ve örgüt­lenme özgürlüğüne müdahaleleri demokratik toplumun gerekleriyle uyumlu olmak zorundadır. Demokratik toplumun gerekleri, sınırlandırmanın kabul edilebilirliği konusunda önemli bir kriter olarak Mahkeme içtihatlarında kabul edilmektedir.

Kamu otoritelerinin başvurduğu ve şikayete konu olan kısıtlayıcı iş­lemin ya da önlemin demokratik bir toplumda gerekli olması koşulu iki un­suru içermektedir. Öncelikle hak veya özgürlüğe yapılan müdahale yahut sınırlama “gerekli” olacak, akabinde bu müdahale niteliği bakımından “de­mokratik toplumda caiz” yani demokrasi anlayışı ile uyumlu olacaktır.[42] Burada “acil bir sosyal ihtiyaç” ve “orantılılık” kavramları karşımıza çık­maktadır.

Mahkeme içtihatlarında gerekli sözcüğü, acil bir sosyal ihtiyacın var­lığını içermektedir. Mahkeme, 2’nci fıkradaki anlamıyla “gerekli” sıfatının, “zorunlu” sıfatıyla anlamdaş olmadığı gibi, “kabul edilebilir”, “olağan”, “yararlı”, “makul”, “arzu edilen” ifadelerinin esnekliğine de sahip olmadı­ğını, bir “toplumsal ihtiyaç baskısı”nın varlığına işaret ettiğini belirtmiştir.

Acil bir sosyal ihtiyacın var olup olmadığının tespiti öncelikle ulusal otoritelerin ve ulusal mahkemelerin takdirindedir. Öte yandan ulusal ma­kamların takdir alanı, 2’inci fıkrada sayılan her bir amaç için ayrı ayrıdır. Ancak bir kısıtlamanın 11’inci maddede düzenlenen toplanma ve örgüt­lenme özgürlüğü ile bağdaşıp bağdaşmadığına ilişkin son kararı verme yet­kisi AİHM’de dir.

Orantılılık ilkesi ise, ulaşılmak istenen meşru amaç ile toplanma ve örgütlenme özgürlüğünün sınırlandırılmasının orantılı olmasını ifade et­mektedir. Amaç, 2’nci fıkrada sayılan ve devletlerin korunması uğruna top­lanma ve örgütlenme özgürlüğüne müdahale edebilmelerine imkan tanıyan değer veya çıkarlardır. Araç ise müdahalenin kendisidir. Burada bir anlamda 11’inci maddenin koruma altına aldığı toplanma ve örgütlenme özgürlüğü ile 2’nci fıkradaki meşru amaçların çatışması söz konusudur. Bu nedenle çatışan yararlar değerlendirilirken, toplanma ve örgütlenme özgürlüğünün demokratik toplum için önemi göz önünde bulundurulmalıdır.

Yukarıda ayrıntılı şekilde incelediğimiz TBKP/Türkiye kararında Mahkeme, adı geçen partinin daha faaliyete geçmeden hemen ve kesin su­rette kapatılması ve mensuplarının her türlü politik sorumluluk yüklenmek­ten yasaklanması gibi ağır cezai tedbiri, güdülen amaçla orantılı ve demok­ratik bir toplumda gerekli olmadığı gerekçesiyle 11’inci maddenin ihlal edildiğine karar vermiştir. Mahkeme, bu kriteri Türkiye hakkındaki diğer tüm parti kapatma davalarında değerlendirerek, Refah Partisi dışındaki ka­patma kararlarını da güdülen amaçla orantılı olmadığı, bu nedenle demokra­tik bir toplumda gerekli bulunmadığı gerekçesiyle 11’inci maddeye aykırı bulmuştur.

11’inci maddenin 2’nci fıkrasının son cümlesinde, bu hakların kulla­nılmasında silahlı kuvvetler, kolluk mensupları veya devletin idare meka­nizmasında görevli olanlar hakkında meşru sınırlamalar konabileceği belir­tilmiştir. Ancak, bu hüküm istisnai nitelikte olduğundan, dar çerçevede yo­rumlanmalıdır. Başka bir anlatımla, devlet idaresinde yer alanların hepsinin 11’inci maddede hüküm altına alınan güvencenin dışında tutuldukları düşü­nülmemelidir. Nitekim Vogt/Almanya davasında[43] Mahkeme, Alman öğret­menlerinin, Alman hukuku çerçevesinde teknik olarak devlet idaresinin bir parçasını oluşturdukları halde, 10’inci madde ve örtülü olarak 11’inci madde haklarına sahip olduklarına karar vermiş ve başvurucunun hakkında sonra­dan yapılan disiplin soruşturmasında Alman Komünist Partisi üyesi olma ve bu parti lehine siyasal faaliyette bulunma gerekçesiyle anayasaya sadakat­sizlikten memuriyet görevine son verilmesi olayında 10 ve 11’inci maddele­rin ihlal edildiğine karar vermiştir.

Sonuç

Buraya kadar yapılan açıklamalardan, incelenen mahkeme kararların­dan anlaşılacağı üzere; AİHS’nin 9’uncu maddesinde düzenlenen düşünce ve vicdan özgürlüğü ile 10’uncu maddesinde düzenlenen ifade özgürlüğü gibi, 11’inci maddede düzenlenen dernek kurma ve toplantı özgürlüğü de demokratik toplumun vazgeçilmez temel taşlarından biridir. 11’inci mad­dede güvence altına alınan dernek kurma ve toplantı özgürlüğünü değerlen­dirirken 9 ve 10’uncu maddeleri de göz önünde bulundurmak gerekir. Zira, çağdaş insan düşünen, düşüncesini ifade eden ve düşüncesi doğrultusunda örgütlenen insandır. Çağdaş demokrasinin çoğulculuk, hoşgörü ve açık fi­kirlilik ilkeleri bunu gerektirmektedir.

Diğer bazı temel hak ve özgürlüklerde olduğu gibi, dernek kurma ve toplantı özgürlüğü de mutlak bir özgürlük olmayıp, belirli durumlarda söz­leşmeci devletler tarafından kısıtlanabilmektedir. Bu durumlar ise 11’inci maddenin 2’nci fıkrasında sınırlı olarak sayılmıştır. Sözleşmeci devletlerin bu fıkraya dayanarak dernek kurma ve toplantı özgürlüğüne getirecekleri sınırlama ya da müdahalelerin yerinde olup olmadığının denetimi ise AİHM’ye aittir. Mahkeme yapılan sınırlamanın demokratik toplumda ge­rekli olup olmadığı, amaç ile araç arasında orantı bulunup bulunmadığı kri­terleri yönünden inceleme yapmaktadır. Bu inceleme sonucunda müdahale­nin ağır bir sosyal ihtiyacı karşılamak için konulduğunun, amaç ile araç ara­sında orantısallık bulunduğunun tespiti halinde müdahalenin meşru oldu­ğuna, aksi takdirde dernek kurma ve toplantı özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verecektir. Ulusal mahkemeler de önlerine gelen bu tür ihtilaflarda AİHM’nin yol gösterici içtihatları doğrultusunda değerlendirme yapıp, karar vermelidirler.



[1] Kabaoğlu İbrahim, “Özgürlükler Hukuku”, 6. Baskı, 2002, s. 43, 44.

[2] Kaboğlu, age., s. 384.

[3] Kaboğlu, age., s. 433.

[4] Kaboğlu, age., s. 435.

[5] Anayasa Mahkemesinin 10.07.1992 tarih ve 1991/2 E, 1992/1 K.

[6] Turhan, Mehmet; “AİHS ve Siyasi Parti Kapatma Davaları”, Liberal Düşünce Der­gisi, S. 22, s. 17.

[7] Kaboğlu, age., s. 383.

[8] Tezcan, Durmuş, Erdem, M.Ruhan, Sancakdar, Oğuz, “AİHS ve Uygulaması”, Adalet Bakanlığı Yayını, Ankara 2004 s. 287.

[9] Kaboğlu, age., s. 405.

[10] Tezcan, Erdem, Sancakdar, age., s. 287.

[11] Doğru, Osman, “İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi İçtihatları”, C. 1, 1. Baskı, İstanbul 2002, s. 416.

[12] Tezcan, Erdem, Sancakdar, age., s. 287.

[13] Doğru, age., s. 913.

[14] Doğru, age., s. 1171.

[15] Gözübüyük, A.Şeref, Gölcüklü, A. Feyyaz, “AİHS ve Uygulaması”, 4. Baskı, Tur­han Kitabevi, Ankara 2003, s. 369.

[16] Doğru, age., s. 927.

[17] Kaboğlu, age., s. 386.

[18] Tezcan, Erdem, Sancakdar, age., s. 288.

[19] Tezcan, Erdem, Sancakdar, age., s. 288.

[20] Doğru, age., s. 949.

[21] Doğru, age., s. 1015.

[22] Doğru, age., s. 408 vd., s. 528 vd.

[23] Doğru, age., s. 1004.

[24] Gözlügöl, S.Vakkas, “AİHS ve İç Hukukumuza Etkisi”, 2. Baskı, An­kara 2002, s. 211, 212.

[25] Tezcan, Erdem, Sancakdar, age., s. 292 vd.

[26] Tezcan, Erdem, Sancakdar, age., s. 294.

[27] Doğru, age., s. 1028.

[28] Tezcan, Erdem, Sancakdar, age., s. 296.

[29] Gözübüyük, Gölcüklü, age., s. 389 vd.

[30] Doğru, age., s. 132.

[31] Doğru, age., s. 128.

[32] Tezcan, Erdem, Sancakdar, age., s. 291.

[33] Doğru, age., s. 946.

[34] Doğru, age., s. 974.

[35] Tezcan, Erdem, Sancakdar, age., s. 291.

[36] Kapani Münci, “Kamu Hürriyetleri” 7. Baskı, Ankara 1993, s. 231.

[37] Gözübüyük, Gölcüklü, age., s. 375.

[38] Gözübüyük;Gölcüklü, age., s. 376.

[39] Doğru, age., s. 292.

[40] Doğru, age., s. 1051.

[41] Doğru, age., s. 1009.

[42] Gözübüyük, Gölcüklü, age., s. 378.

[43] Doğru, age., s. 967.

BİR İNSAN HAKLARI BELGESİ: AVRUPA BİRLİĞİ TEMEL HAKLAR ŞARTI

BİR İNSAN HAKLARI BELGESİ:

AVRUPA BİRLİĞİ TEMEL HAKLAR ŞARTI

Ahmet ULUTAŞ

APK Başkanlığı

Tetkik Hâkimi

Giriş

Avrupa entegrasyon hareketinin başından itibaren demokrasinin, hu­kuk devletinin ve insan haklarına saygının teşviki amaç olarak takip edil­miştir. İnsan haklarının himayesi ayrı olarak AT’nin orijinal görev alanında yer almasa da konu bugün AB’nin doğal siyasi amacı olarak kabul edilmiş bulunmaktadır. İnsan haklarına saygı AB’nin dış ilişkilerini ve aday ülke­lerle ilişkilerini de büyük ölçüde etkiler hale gelmiştir.

3-4 Haziran 1999’da AB’nin 15 devlet ve hükümet başkanından olu­şan Avrupa Konseyi Köln Zirvesinde, Parlamento temsilcilerinin de katıla­cağı bir heyeti Temel Haklar Şartı’nı 2000 yılı sonuna kadar hazırlamakla görevlendirmiştir. Birlik yurttaşlarının haklarının güçlendirilmesini, AB kimliği ve meşruiyetinin güçlenmesini hedefleyen bir temel haklar şartı ha­zırlama kararı zirvede Konsey dönem başkanlığını yürüten Almanya’dan gelen öneri üzerine alınmıştır. Bu kararla başlayan çalışmalar Aralık 2000 tarihinde Nice’de Temel Haklar Şartı’nın kabulü ile son bulmuştur. Bu Şart AB’ye ne sağlayacak? Bu Şart AB kapsamında temel hakları[1] düzenleye­cek, bir araya getirerek tek bir katalog içinde toplayacak, bu sayede AB’nin yal­nızca bir ülkeler topluluğu değil, aynı zamanda bir değerler topluluğu olarak nitelenmesine de katkıda bulunacaktır.[2]

I. Temel Haklar Şartı öncesi Avrupa Birliğinde insan haklarının gelişim süreci

Şekli bir temel haklar şartı olmaksızın da Birlik hiçbir zaman temel hak ve özgürlükleri gözardı etmemiştir.[3] Temel insan haklarının temini ve teşviki her zaman için AB’nin ana görevi olarak kabul edilmiş ve temel haklar gerek AB politikalarının şekillenmesinde ve gerekse ATAD’ın (Av­rupa Toplulukları Adalet Divanı) uygulamasında dikkate alınmıştır. AB’de temel haklar antlaşmanın kendisinde, diğer kaynaklara göndermelerle ve ATAD’ın içtihatları çerçevesinde olmak üzere üç seviyede dikkate alınmış­tır.

AT Antlaşmasında temel haklarla ilgili hükümler yer almaktadır. Dört temel özgürlük, ayrımcılık yasağı, kadın ve erkeğin eşit ücret alması pren­sibi bunlara verilecek örneklerdendir. Buna rağmen münferit temel insan hakları listesi yapılamamıştır. Üye ülkeleri bağlayıcı olmaksızın istihdamın artırılması, sosyal haklar alanında iyileştirmeler, çalışma koşullarının iyileş­tirilmesi yeterli bir sosyal koruma olarak kabul edilmiştir. AB Antlaşmasının 6’ncı maddesi Birliğin istinat ettiği prensipleri vurgular. Bunlar özgürlük, demokrasi, hukuk devleti, insan hakları ve temel özgürlüklerine saygıdır. İnsan hakları bakımından madde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ve üye ülkelerin ortak anayasal geleneklerine atıf yapmaktadır. Amsterdam Ant­laşması ile birlikte Antlaşmanın 7’nci maddesi insan haklarını ağır şekilde ve sürekli ihlal eden üye devletlere karşı uygulanacak yaptırım mekanizması öngörmektedir. Bu yaptırım AB üyeliğinden doğan muayyen hakların askıya alınmasına kadar varabilecektir. Bunun dışında AB Antlaşmasının 49’ncu maddesinin 1’nci fıkrası, 6’ncı maddede yer alan prensipleri yeni devletlerin AB’ye katılma koşulları olarak kabul etmiştir. Amsterdam Antlaşmasının girişinde insan haklarına saygının yanı sıra, 1961 tarihli Avrupa Sosyal Şartı’nın ve 1989 tarihli Topluluk Temel Sosyal Haklar Şartı’nın tespit ettiği şekilde, bağlayıcı temel prensip olarak sosyal hakların önemini teyit etmiştir. AB yurttaşlarının temel hakları çeşitli uluslararası sözleşmelerde, örneğin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde, BM Medeni ve Siyasi Haklar Söz­leşmesinde de dayanaklara sahiptir. Bu sözleşmeler esas itibarı ile aynı hü­kümler içerse de kısmen farklılıklar da taşımaktadır. Bu alanda en yeni me­tin AGİT tarafından ilan edilen 1990 tarihli yeni Avrupa Paris Şartı’dır. Bu metin tüm AB üyesi ülkelerce imzalanmıştır. Ancak tabiidir ki, buradaki hükümler temel insan haklarının AB kapsamında himayesi bakımından doğ­rudan bir hüküm içermediğinden açık bir bilgi verememektedir.

Avrupa Birliği seviyesinde temel insan hakları himayesi şimdiye dek münferit durumlara ilişkin, AİHK’ya[4] istinat eden içtihatlarla sağlanmıştır. ATAD’ın (Avrupa Toplulukları Adalet Divanı) temel hakları himaye eden yaklaşımı AB yurttaşları bakımından şeffaf bir temel hak teminatı sağlaya­mamıştır. Birlik için bağlayıcı temel hakların açık olarak saptanması şim­diye kadar mümkün olmamıştır.[5] Temel insan hakları teminatı klasik hakla­rın ötesine geçememiştir. Ekonomik özgürlüklerin yanısıra bio-genetik ve enformasyon teknolojileri alanında ortaya çıkan yeni nesil temel haklar da dikkate alınmamıştır.

Maastricht Antlaşması ile tesis edilen Birlik yurttaşlığı[6] da uzun süre ulusal vatandaşlığın genişletilmesi olarak görülmüştür. Bu çerçevede enteg­rasyonun güçlenmesinin zorunlu olarak daha çok politikanın topluluk tara­fından düzenlenmesine karşılık bireylerin sistem içinde kendi durumları itibarı ile karanlıkta kaldığı dikkate alınmamıştır. Topluluk düzenlemelerinin yoğunluk kazanması paralelinde, bireylerin kendilerini doğrudan ilgilendiren Avrupa politikası önlemlerine ilgisi artmıştır. AB seviyesinde ancak birincil hukukta ortak değerlerin ve temel hakların saptanması üzerinden, içtihatların gerekli ölçüde otoritesi, teminatı ve demokratik anlamda kabulü sağlanabilir.

Bu genel değerlendirmelerden sonra Temel Haklar Şartı’nın anlam ve yapılış amacının tartışılması gerekir. Temel insan hakları, egemenlik yetki­sine sahip olanların bu egemenliklerini sınırlamak, bireye devlet otorite ve gücü karşısında birtakım teminatlar sağlama gibi amaçlar taşır. Temel hak teminatının sağlanması ile hukuk devleti varlığı anlam kazanır. AB’nin bili­nen ve klasik anlamda bir devlet teşkil etmemesi, temel hak şartının oluştu­rulmasına teorik temelde bir engel teşkil etmemektedir. Temel haklara riayet yükümlülüğü topluluk tarafından egemenlik yetkileri kullanıldığı ölçüde topluluğu da bağlamaktadır.[7] Hazırlanan Temel Haklar Şartı’nda da büyük ölçüde şimdiye değin mevcut olan haklar yer almaktadır. Yalnız Temel Haklar Şartı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ilaveten medeni ve siyasi hakların yanısıra, sosyal ve ekonomik hakları da içermektedir.

Temel Haklar Şartı’nın ifa ettiği bir diğer önemli fonksiyon ise içer­diği insan hakları koruma hükümlerinin yanında, AB’nin hangi hakları ko­rumaya değer gördüğüne açıklık getirmektedir. Şart, AB bünyesinde temel hakların anlam ve kapsamına, bireylerin hak ve yükümlülüklerine açıklık getirerek ortak hukuk düzeninin kabul görme şansını yükseltmektedir. AB’nin kendi temel haklar şartıyla objektif bir Avrupa değerler düzeninin mevcudiyeti dile gelmektedir. Şart bağımsız Avrupa siyasi kriterlerinin icra­sında önemli bir adım teşkil etmektedir. Bu sayede AB yurttaşlarının öz­gürlük haklarını te­min eden bir değerler topluluğu olarak kabul görecektir. Şart Avrupa Bir­liğini bir değerler topluluğu olarak ekonomik ve parasal birliğin ötesine taşımaktadır. Ekonomik Avrupa, hak ve yükümlülükleri olan Avrupa ile tamamlanmaktadır. Şartla bir taraftan şimdiye dek gerçekleştiri­len entegras­yon konsolide edilirken, diğer taraftan temel hakların mutlak olarak kodifiye edilmesiyle, AB yurttaşlarına Brüksel kararlarına karşı kendi bireysel hakla­rını koruma imkanı verilmek istenmiştir. Oluşturulacak ortak bir temel hak katalogu Avrupa kimliğinin üretilmesini de ateşleyici etki ya­ratacaktır. Bu kimlik, ulusal kimlikleri ikame etmeyecek, ulusal kimliğin yanı sıra ortaya çıkacak ve hep birlikte Avrupa’nın büyümesine katkı yapa­caktır.[8]

Birlik yurttaşlarının hakları konusunda açıklık getirilmesi ve AB hu­kukunun uygulanma alanında tanınan hakların teminatı olması Şart’tan beklenen hususlardandır. Avrupa hukuk düzeninin şeffaflığı gerçekten önemli bir şekilde güçlendirilmiş olacaktır. Bugüne değin çok çeşitli devlet­ler hukuku, topluluklar ve ulusal hukuk metinlerinde dağınık olarak bulu­nan temel haklar tek bir metin içinde toplanmış ve içtihatlarla gelişen yargıç hukuku yerine AB yurttaşı tarafından rahatlıkla anlaşılabilen bir metin or­taya çıkmıştır. Şart bu hali ile temel insan hakları alanında ortak Avrupa müktesebatının bir özü olarak kabul edilmektedir. Temel haklar Avrupa’nın demokratik haklarına açıklık getirmekte ve bu şekilde, AB’nin meşruiyeti ve AB yurttaşlarınca kabul görmesi sağlanmaktadır. AB yurttaşlarının onayı olmaksızın entegrasyonun daha ileri adımlarının atılamayacağı bugün bir gerçek olarak kavranmaktadır. Temel Haklar Şartı’nın kamuoyu tarafından kabul görmesinde Şart’ın hazırlanmasında açık ve şeffaf bir prosedürün uy­gulanması önemli bir rol oynamıştır.

II. Uygulanan usul ve süreç

Almanya’nın inisiyatifiyle 3-4 Haziran 1999 tarihli Köln zirvesinde Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonunda yer alan ve üye devletlerin ortak anayasal geleneklerinden oluşan temel hakların bir metinde toplanması ka­rara bağlanmıştır. Bir heyeti bu konuda görevlendiren karar Şartın program düzenleme olarak siyasi direktifler içermesini öngörmemiştir.

Finlandiya dönem başkanlığınca Tampere’de 15-16 Ekim 1999’da toplanan Avrupa Konseyi bu heyetin teşkili ve çalışma şeklini saptamıştır. Oluşturulan heyetin buna göre hükümetlerarası konferansa paralel, ancak ondan ayrı çalışması kabul edilmiştir. Bu heyette dört grubun yer aldığı gö­rülmektedir. Bunlar 15 devlet ve hükümet başkanı temsilcisi, 30 ulusal par­lamento temsilcisi, 16 Avrupa Parlamentosu üyesi ve Komisyon Başkanını temsilen bir Komisyon üyesidir. Heyet seçimle kendi içinden bir başkan seçmiştir. Çalışmalara Ekonomik ve Sosyal Komite, Bölgeler Komitesi, Ombudsman, sivil toplum örgütleri temsilcileri ve uzmanlar da katılmıştır. Bunun dışında aday ülkeler de Şart’a ilişkin görüşlerini ortaya koyma imka­nını elde etmişlerdir. Heyet üyeleri tarafından yapılan formülasyon önerileri ışığında redaksiyon komitesi ilk şart tasarısını hazırlamıştır. Hazırlanan bu tasarı metninin yeterli olgunluğa geldiğinde Avrupa Konseyine iletilmesi kararlaştırılmıştır.

Heyet ilk toplantısını 17 Aralık 1999’da yapmıştır. İlk toplantıda Al­manya temsilcisi olarak toplantıya katılan Roman Herzog başkanlığa seçil­miştir.[9] 1 ve 2 Şubat 2000’de yapılan toplantıda heyet kendini “Konvansi­yon” olarak adlandırma kararı almıştır. Beş kişiden oluşan ve Roman Herzog başkanlığında çalışan bir redaksiyon komitesi oluşturulmuş ve bu komite değişik kategorideki hakları tasarı haline getirmiş ve Konvansiyona ince­lenmek üzere iletmiştir. Konvansiyon yaptığı 30 kadar toplantı sonra­sında son toplantısını 11-12 Eylül 2000’de yapmış ve nihai tasarıyı kabul etmiştir.

Burada Konvansiyon yönteminin benimsenmesiyle Avrupa entegras­yon tarihinde ilk kez yeni ve farklı bir yöntem uygulanmış, devlet ve hükü­met başkanları kapalı kapılar ardında karar almamış, üyelerinin çoğunluğu AB yurttaşlarınca doğrudan seçilen milletvekillerinden oluşan bir heyete görev verilmiştir. Bu sayede temel hakların hükümetler tarafından yukarıdan verilmeyip, insanların kendisinin bu hakları elde etmesinin gerekliliği dü­şüncesi nazara alınmış olmaktadır. Bunun da ötesinde Konvansiyon hızlı ve etkin bir çalışmanın şeffaflık ilkesinin egemen olduğu koşullar altında da gerçekleşmesinin mümkün olduğunu göstermiştir.

Konvansiyon yöntemi, bugün AB Anayasasının formüle edilmesinde kullanılan bir yöntem olarak, ilk başarılı semeresini Temel Haklar Şartı çer­çevesinde vermiştir.[10] AB yurttaşları kendilerinin somut olarak etkilendikleri AB karar ve önlemleriyle ilgilenmektedirler. Bunun da ötesinde entegrasyon sürecine ilişkin gelişmeler açık ve şeffaf bir tarzda gerçekleştiği ölçüde bu­nunla doğru orantılı olarak AB’ye olan kamuoyu ilgisi de artmaktadır. Bu şekli ile Konvansiyon yöntemi bir hükümetlerarası konferans yapılmasına alternatif teşkil etmektedir. Hükümetlerarası konferansın eksiklerinden olan, şeffaf olamama, oybirliği zarureti ve Parlamentoların müzakerelerdeki etki­lerinin azlığı gibi hususlar bu prosedürle ortadan kalkmış olmaktadır.

III. Ortak anayasal gelenekler

Temel Haklar Şartının hazırlanması Avrupa Anayasasının oluşumunda ilk adımı teşkil etmektedir. Ancak AB’nin federal yapısının güçlenmesinden endişe duyan ve hükümetlerarası işbirliği modeli taraftarları, Temel Haklar Şartına da kuşkuyla bakmış ve mevcut AİHK ve Sosyal Şart çerçevesinde ayrı bir Avrupa Temel Haklar Şartının gerekli olmadığını ileri sürmüşlerdir. Özellikle İrlanda, İsveç, Danimarka ve İngiltere yeni bir temel hak katalogu ile yeni yükümlülüklerin doğacağı ve yeni egemenlik yetkisi devirlerinin söz konusu olacağı endişesiyle Şart’a genel olarak kuşkuyla yaklaşmışlardır.[11] Özellikle sosyal hakların devlete karşı güvence altına alınması çerçevesinde karşı koyma oldukça güçlü olmuştur. Buradan hareketle endişe edilen bir diğer husus da, Avrupa çapında sosyal hakların anlaşmalara dercedilmesiyle ATAD’a ulusal istihdam ve sosyal politika alanlarında yeni yetkiler tanın­masıdır.

Temel Haklar Şartının hazırlanmasında ortaya çıkan uyuşmazlığın ar­kasında üye ülkelerin farklı anayasa geleneklerine sahip olmaları da bulun­maktadır.[12] Nispeten yeni olan Yunanistan, Portekiz ve İspanya anayasala­rında temel haklar kapsamlı olarak kaleme alınmıştır. Mevcut 14 anayasa­dan 12’si temel hak katalogu içerir. [13] Anayasalarda en yaygın olarak karşı­mıza çıkan hak çalışma hakkıdır. Örneğin çevre hakkı ise ancak yedi üye ülke Anayasasında açıkça yer almaktadır. İspanyol ve Portekiz anayasala­rında sosyal haklara ilişkin önemli hükümler mevcut iken, Alman Anayasa­sında ise 20’nci maddede yer alan “sosyal federal devlet” ve 28 nci maddede yer alan “sosyal hukuk devleti” ifadesi dışında somut sosyal haklar ve amaçlar yer almaz.

Bütün bu farklı gelenekler sonucu Şart’ın ekonomik ve sosyal haklar bölümünün içeriği konusunda birbirinden farklı görüşler ortaya çıkmıştır. İngiltere Şart’ın medeni ve siyasi hakların ötesine geçmemesi sosyal ve eko­nomik haklara dokunmaması gerektiğini ileri sürmüştür. İngiliz görüşüne göre Şart sadece ulusal hukuklarda geçerli ve mevcut haklara açıklık getire­bilir, yeni AB yetkileri yaratamaz. Fransız görüşü ise bunun tam tersi olup, sosyal haklar Avrupa kimliğinin bir unsurudur ve Şart’ın ana konusu olma­lıdır. Temel Haklar Şartı mevcut hakların bir listesini yapmakla yetinmeme­lidir.

IV. Tasarı üzerinde mutabakata varılması

28 Temmuz 2000’de nihai tam tasarı oluşturulmuştur. Aşırı şüpheci (ultra suspicious) AB üyesi ülkeler Şart’ın uygulama alanıyla ilgili 49’uncu maddesine, AB’nin yetkilerinin genişlemesini önlemek için sıkı bir sınır konulmasını talep etmişlerdir.

Tasarı üzerinde tartışmalar sürerken Konvansiyonda çok sayıda deği­şiklik teklifi yapılmıştır. Bu değişiklik önerileri çerçevesinde tasarıdaki dü­zeltmeler 20 Eylül 2000’de yapılan yeni bir Konvansiyon toplantısında ta­mamlanmıştır. Tasarının yeniden ele alındığı bu toplantıda dibace üzerinde tartışma yaşanmıştır. Hıristiyan Demokrat Avrupa Parlamentosu milletve­killeri dibacede Tanrıya atıf yapılmaz ise tasarıyı kabul etmeyeceklerini ifade etmişlerdir. Konvansiyon başkanı Herzog sonuç olarak farklı tercüme olanakları sağlayan geniş bir formülasyonla çözüm bulmuştur.

V. Şart’ın içerik ve yapısı

Komisyon sadece bireylerin yetki alanına giren temel hakları kapsa­yan bir şart hazırlamayı değil, insan haklarını, temel hakları ve medeni hak­ları tanımlayan modern bir şart yaratmayı amaçlamıştı. Bununla beraber Şart’ın 51’nci maddesi Şart’ın topluluk için yeni yetki ve görevler tesis et­mediğini, Şart’ın topluluk organlarını ve üye devletleri topluluk hukukunun icrası çerçevesinde bağladığını öngörmektedir.

Gözden geçirilmiş tasarı anlaşılır ve tam olarak kaleme alınmış AB yurttaşlarının Birlik kurumlarına karşı haklarını düzenleyen 54 adet madde içermektedir. Şart bir dibace ile başlamakta ve 7 bölüm- insan onuru, öz­gürlükler, eşitlik, AB yurttaşlık hakları, dayanışma, adli haklar ve genel hü­kümler olmak üzere- içermektedir. Dibace Birliğin ilke ve prensiplerini saymakta, subsidiarite prensibi, üye devletlerin ortak anayasa geleneklerin­den ve uluslararası yükümlülüklerinden doğan haklar teyit edilmektedir. Komisyon temel hakları, anlaşmanın bir parçası gibi formüle etmeyi karar­laştırmıştır.

Şart Birlik yurttaşlarının siyasi, medeni, ekonomik ve sosyal haklarını tek bir metin içinde bir araya getirmiştir.[14] Bu şekilde hakların bölünmezliği prensibi gerçekleşmiştir.[15] Şimdiye değin siyasi ve medeni hakların bir ta­rafta, ekonomik ve sosyal hakların diğer tarafta ayrı hukuki metinlerde ele alınması uygulamasına son verilmiştir. Temin edilecek haklar Birlik yurt­taşları için kabul edilen haklar istisna olmak üzere, vatandaşlık ayrımı ya­pılmaksızın tüm insanlar için geçerli olacaktır.

Şart çağın koşullarına uygun olarak genlerle oynama yasağı ve insan klonlaması gibi bioetik prensipleri de içermektedir (madde 3).[16] Verilerin korunması hakkı, sadece İspanyol ve Portekiz Anayasasının tanıdığı bir hak olarak Şart’ın 8’nci maddesinde yer almıştır. Şart’ın 16’ncı maddesinde te­şebbüs hürriyeti topluluk hukuku ve ulusal hukuk düzenlerine ve uygula­malarına göre kabul edilmiştir.[17]

Şart’ın 22’nci maddesinde Birlik, kültürel dini ve dil çeşitliliğine saygı gösterme yükümlülüğüne girmektedir. İspanya ve Fransa’nın etkileriyle ulusal azınlık hakları madde metnine alınmamıştır.[18] Sosyalistlerin irade ve istemleriyle, yaşlı insanların onurlu ve bağımsız yaşama hakkı ve sosyal ve kültürel yaşama katılma hakkı kabul edilmiştir (md. 25). Şart birlik politi­kaları çerçevesinde (35, 37 ve 38’nci maddeler) düzeyli bir sağlık hakkı, çevre hakkı ve tüketici korumasını garanti etmektedir. 41’nci maddede yer alan “iyi yönetim” hakkı[19] ve topluluk organlarının dokümanlarına ulaşma hakkı (42’nci madde) topluluk yönetiminin şeffaf ve fonksiyonunun ama­cına uygun olması talebine uygun düşmektedir.

Sosyal hakların Şart teminatları kapsamına alınması son ana kadar tartışmalı kalmıştır. Şart’ta yer verilen sosyal haklar bu nedenle oldukça mütevazı ve ciddi itirazlar nedeniyle elastik bir şekilde formüle edilmeye çalışılmıştır. Örneğin çalışma hakkından sadece geniş yoruma imkan veren çalışabilme hakkı (madde 15) ortaya çıkmıştır. İngiltere’nin itirazları dikkate alınarak her seviyede değil sadece uygun seviyelerde toplu sözleşme hakkı kabul edilmiştir. Bunun dışında danışma ve enformasyon hakkının içeriği (madde 27) tam olarak açık değildir. Grev hakkı (madde 28) bir çok alanda kabul edilmemiştir. Ancak sosyal hakların Temel Haklar Şartında düzen­lenmesinin, örneğin sosyal hakları basit bir hak olarak düzenleyen Alman Anayasasına nazaran bu hakların önemini artırıcı etki yarattığı söylenebilir.

Şart henüz birliğin yetki alanına girmeyen, örneğin ceza hukuku hü­kümleri de içermektedir (ölüm cezası yasağı madde 2). Tam olarak açıklığa kavuşmayan durum, bazı hakların özel kişiler arasında doğrudan etki doğu­rabilmesi imkanına sahip olup olmadığıdır. Şart her şeyden önce AB yurt­taşlarına karşı AB organlarını bağlamaktadır. Şart bilahare birincil hukuka dahil olacaksa,[20] burada bir inceleme yapmak gerekmektedir. Şart’ın uygu­lanma alanı VII. Bölümün genel hükümlerinde açık olarak ortaya konmuş­tur. Bu hüküm Şart’ın kapsamını açıklamak ve sınırlarını göstermek bakı­mından ışık tutmaktadır. AİHK ve Şart arasında ve yine Strasbourg İnsan Hakları mahkemesi ve ATAD içtihatları arasında sapma tehlikesine sınır koyan düzenleme de AİHK’ya atıf yoluyla çözümlenmiştir (madde 52/3).[21] Şartın Birlik için yeni yetkiler oluşturması ve subsidiarite prensibini ihlal etme tehlikesi 51’inci madde ve devamındaki düzenlemelerle önlenmiştir.[22]

Temel Haklar Şartı, kendisine yöneltilen kimi yetersizlik eleştirilerine karşın bir uzlaşı metni özelliğini taşıdığı gibi, konvansiyon üyeleri arasın­daki birbirinden sapan pozisyonları makul bir dengeye oturtan bir metindir. Bir çok hüküm görüşmeler sırasında başlangıçtaki formülasyona nazaran daha da yumuşatılmıştır. İngiltere’nin reaksiyon ve itirazlarının bir yansı­ması olarak sosyal ve ekonomik sorunlara ilişkin maddelerde, bu hakların geçerli hukuk ve ulusal uygulamalarla uyumlu olarak anlaşılacağı vurgu­lanmıştır. Bu sayede kodifiye edilen sosyal hakların yeni sübjektif iddialara konu edilmesi önlenmek istenmiştir. Daha doğrusu bu hükümlerin bir kıs­mında haklar değil amaçlar formüle edilmiştir. Bu şekilde grev hakkı açık olarak tanınmış ancak ulusal kanunların sınırları esas alınmıştır.

Mesken hakkı konusunda çoğunluk sağlanamamakla beraber, mesken yardımı kabul edilmiştir (madde 32). Ekim 2000’de tasarıya ilişkin prosedür şekli olarak tamamlandıktan sonra, tasarı, devlet ve hükümet başkanlarına iletilmiştir. Devlet ve hükümet başkanları Biarritz’de yapılan 13-14 Ekim 2000 tarihli informel zirvede oybirliği ile Temel Haklar Şartı’nı kabul et­miştir.[23] Bunun üzerine Şart’ın, Komisyon ve AP tarafından kabul edilmesin­den sonra Nice zirvesinde ilan edilmesi kararlaştırılmıştır.

AP tasarıyı çoğunlukla kabul etmiştir. Şart AP milletvekilleri tarafın­dan farklı şekillerde yorumlanmıştır. Parlamento raportörü Johannes Voggenhuber (Avusturyalı yeşil) yeni tasarıda işçi işveren hakları arasındaki dengenin kaybolduğunu eleştiri olarak dile getirmiştir. Teşebbüs hürriyeti kabul edilirken, işçilerin sosyal hakları sadece ulusal yasalar çerçevesinde dikkate alınacaktır. Çalışma hakkı iş bulma kurumunun hizmetinden bile ücretle yararlanma hakkına indirgenmiştir (madde 28). Diğer bir kısım mil­letvekilleri, Avrupa’da liberal ekonominin hakimiyetinin ilanı nedeniyle hayal kırıklığına uğradıklarını beyan etmişlerdir. Komisyon ise tasarıyı hiç­bir rezerv olmadan kabul etmiştir.[24]

VI. Şart’ın hukuki statüsü

Şart’ın içeriği konusunda uzlaşma sağlandıktan sonra Şart’ın hukuki bağlayıcılığı yeni bir uyuşmazlık konusu olarak ortaya çıkmıştır. Şart’ın anlaşmalara ithal edilmesi her bir AB yurttaşına, haklarının AB organları veya AB hukukunu uygulayan ulusal organlar tarafından ihlali halinde dava açma hakkı temin edecektir. Temel hak ihlallerinin yalnızca ulusal hukuk üzerinden gerçekleşmesi durumunda ise Şart’ın hukuken bağlayıcı olması halinde dahi üye devletlerin temel hak düzenlemeleri geçerli olacaktır.

Avrupa Parlamentosu, Şartı Avrupa Anayasasının temeli olarak gör­mekte ve bu nedenle topluluk kurucu antlaşmalarına derhal dahil edilmesini talep etmekteydi. Komisyon da aynı şekilde Şart’ın anlaşma metnine dahil edilmesini belki biraz daha az vurgu ile talep etmekteydi. Bu çerçevede Komisyon, AP, Ekonomik ve Sosyal Komite, Bölgeler Komitesi ve sivil toplum örgütleri çoğunlukla Şart’ın hukuken bağlayıcı olması gerektiğini kabul ederken, üye ülkeler arasında bu konuda bir uzlaşma sağlanamamıştır. Özellikle İngiltere AB yurttaşlarının mahkemeler nezdinde Şart’ta yer alan haklara istinaden dava açabilmesini reddetmiştir.

İngiltere’nin karşı çıkması karşısında Biarritz’de Şart’ın hukuki bağ­layıcılığında ısrar edilmesi sonuç vermemiştir. İngiltere temsilcisi Lord Goldsmith görüşünde muhtelif üye devletlerin karşı koyması nedeniyle bağlayıcı bir temel hak şartının kabulü şansının yüksek olmadığını ifade etmiştir. Bağlayıcı niteliğe sahip bir Şart bu görüşe sahip olanlar tarafından Avrupa süper devletini oluşturma istikametinde tek yönlü Avrupa entegras­yon projesi çerçevesinde atılmış gizli bir adım olarak nitelenmekteydi. İs­kandinav ülkeleri de Şartı sadece bir deklarasyon olarak görmek istemektey­diler. Zira İngiltere ve İskandinav ülkeleri Temel Haklar Şartını, Avrupa Anayasasının yolunu hazırlayan ve bu şekilde AB’nin devlet olarak şekil­lenmesinde bir truva atı olarak görmekteydiler.

7 Aralık 2000 tarihinde Şart nihayet Nice Zirvesi’nde Konsey Başkanı Chirac, Komisyon Başkanı Prodi ve Parlamento Başkanı Fontaine tarafın­dan sadece resmen ilan edilmiştir. İngiltere Başbakanı Blair, Şart’ın sadece bir siyasi deklarasyon olarak kalacağını beyan ederken, Alman Başbakanı Schröder Şart’ın anlaşmalara dahil edilmesinin Nice Zirvesi sonrası süreçte Almanya’nın hedefleri arasında olduğunu ilan etmiştir. Fransa da bu hedefi paylaştığını ve gerçekleştirmeye hazır olduğunu ilan etmiştir. Schröder, za­manın İtalya Başbakanı Giuliano Amato ile beraber yayınladıkları ortak deklarasyonda, Şart’ın Avrupa Anayasasının tartışılacağı 2004 tarihinde toplanacak hükümetler arası konferans çerçevesinde yetki sınırlaması ve yetki taksimi konuları çerçevesinde ele alınmasını talep etmiştir.[25] Nice anlaş­masına ekli Avrupa Birliğinin geleceğine ilişkin bildiride de Şart’ın ni­hai statüsü sorununun gelecekteki reform çalışmalarının önemli bir parça­sını oluşturacağı belirtilmiştir.

VII. AB Anayasasında şartın durumu

AB Temel Haklar Şartı’nın hukuksal niteliğini saptama sorunu, Kon­vansiyon’da[26] en yoğun görüşmelerin yapıldığı konular arasında yer almıştır. Görüşmelerde Taslak’ın Şart’a atıf yapmakla yetinmesi, Şart’ın ek bir pro­tokolde Taslak ile bütünleşmesi ya da Taslak’ın ilk bölümüne (Bölüm I) Şart’ın tam metninin eklenmesi gibi ihtimaller tartışılmıştır. Sonuçta, Şart’ın Taslak’ın ikinci bölümünde (Bölüm II) kendi başlangıç kısmı ile beraber tam metin olarak yer alması kararlaştırılmıştır. Böylece Şart Taslak’ın ba­ğımsız bir bölümünü oluşturacak biçimde, anayasa metni içine girmiştir. Konvansiyonun Şart’ı kimi maddelerinde değişiklik yaparak anayasa metni­nin kapsamına aldığı da vurgulanmalıdır.[27]

Şart’ın Taslak’a girmesi, ilk bakışta yazılı bir temel hak katalogundan beklenen bildik tüm siyasal yararları sağlamaktadır: AB’nin temel haklarla bağlılığı konusunda AB vatandaşları ile üye ülkeler ve aday ülkeler ulaşıla­bilir bir metne ve öngörülebilir bir hak kataloguna kavuşmuşlardır. Yazılı hak katalogu anayasanın ve AB’nin değerci kimliğini ortaya koymakta ve bütünleşme açısından bir meşruiyet unsuru olarak belirmektedir.

Ancak Şart Taslak’a eklenirken gösterilen özen eksikliği sonucu ana­yasa çift başlangıçlı bir metin haline gelmiştir: anayasanın başlangıç metni ve anayasa Bölüm II’de yer alan AB Temel Haklar Şartı’nın başlangıç metni. Bu yöntem, Şart’ın içerdiği bazı hakların Taslak’ın diğer bölümle­rinde de düzenlenmesi ve bu şekilde kesişmeler ve çifte düzenlemeler sonu­cunu da doğurmuştur. Konvansiyon kesişen düzenlemeler sorununun çözü­münde, Şart’ın özgün metninde bulunan bir normda yani II-112’nci madde­nin 2’nci fıkrasında (Şart’ın kendi içindeki özgün numaralandırmasına göre 52’nci maddede) değişiklik yapmakla yetinmiştir. Buna göre Şart’ta tanınan haklar anayasanın diğer bölümlerinde de düzenlenmişse, söz konusu hakla­rın kullanımı, anayasanın ilgili bölümlerindeki koşul ve sınırlamalara bağlı olacaktır. Oysa ilgili bölümlerde birbiri ile ilişkilendirilmiş daha sistematik bir düzenleme yapılabilirdi.

Konvansiyon Şart’ın güvence altına aldığı hakların içeriği konusunda tek bir hak dışında değişiklik yapmamıştır. Söz konusu hak belgelere ulaşma hakkıdır. Şart’ın özgün metninde belgelere ulaşma hakkı yalnızca Avrupa Parlamentosu, Konsey ve Komisyon’un belgelerini kapsıyordu. Şart, hakkın kapsamında yer alan belgeleri, AT Antlaşmasının 255’nci maddesi ile uyumlu biçimde belirlemişti. Oysa Anayasanın I-50’nci maddesinin 3’ncü fıkrası hakkın kapsamındaki belgeleri, Birlik organları, kuruluşları ve ajanslarının belgeleri olarak belirlemektedir. Böylece I-50 ile II-102’nci madde birbirleri ile uyumlu hale getirilmiştir.[28]

Sonuç

Avrupa Konseyinin Haziran 1999 tarihinde aldığı inisiyatifi tüm AB yurttaşları hatta yasal olarak AB üyesi ülke hudutları içinde ikamet eden bireyler için bir Temel Haklar Şartı’nın oluşmasını sağlamıştır. Şart gerek içerik olarak, gerekse hazırlanmasında izlenen yöntem olarak AB entegras­yonunun uzun vadeli gelişiminde dikkat çeken yeni motivasyonlar getirmiş­tir. Temel haklar katalogunun oluşturulmasıyla bir Avrupa Anayasasının en önemli unsuru içerik olarak ortaya konulmuştur. Bunun da ötesinde Kon­vansiyon yöntemiyle, tamamen yeni bir yöntem olarak, şeffaflık ve açıklık ihtiyacına cevap verilebilmiştir. Bu şekilde hükümetler arası konferans yön­temine bir alternatif yaratılmış olmaktadır.

Şart aday ülkeler bakımından da bu prensiplere saygı gösterilmesinin tam üyelik için ön koşul teşkil ettiğine ilişkin güçlü bir sinyal de teşkil et­mektedir. Tüm AB’ye aday ülkelerden Avrupa Birliği, demokrasi ve hukuk devleti özelliklerini taşımalarını beklemektedir.[29] Bütün bunların ne anlama geldiğini şimdi Şart açıklığa kavuşturmuştur. Temel Haklar Şartı insan hak­ları ve temel haklar bakımından üçüncü devletlere Birliğin değerlerini ortaya koyan bir metin olarak dışarıya karşı Birliğin insan hakları politikasını ve uluslararası işbirliğini de etkileyecektir. Bu sayede Şart AB’nin diğer dev­letlere yaptığı insan haklarına riayet taleplerinin inandırıcılığının da bir va­sıtası olacaktır. Bunun yanında Şart din, dil, ırk farkı gözetmeksizin ortak değerlerin mevcudiyetine istinaden AB’ye bir kültür topluluğu olma niteliği kazandırdığı gibi bu yolla ortak AB kimliği oluşturulmasına da dolaylı yol­dan katkıda bulunacaktır.[30]

Temel Haklar Şartı AB yurttaşlığının içeriğinin doldurulması bakı­mından da önemli bir adım teşkil etmektedir. Demokratik sistemlerde ege­menlik yetkisinin meşruiyeti temel hakların ve genel olarak ta insan hakları­nın teminiyle sağlanır.[31] Temel Haklar Şart’ı açık olarak AB yurttaşlarının haklarını ortaya koymuştur. AB’nin demokratik karakterinin altını çizmek ve AB yurttaşlarını birbirine daha yakınlaştırmak için belki de Şart bir bü­yük imkan oluşturacaktır. Ancak Şart’ın anlaşmalarda yer almaksızın huku­ken bağlayıcılık kazanması mümkün değildir. Bunun sonucu olarak ta temel hak ihlallerinin Şart’a dayalı olarak dava konusu olabilmesi, Şart’ın topluluk hukukunun bir parçası olamaması nedeniyle “şimdilik” mümkün değildir.[32]

K A Y N A K Ç A

Alp, Mustafa, “Avrupa Birliği Temel Sosyal Hakları ve Türk İş Hukuku”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 6, S. 1, 2004, s. 1-41.

Arsava, A. Füsun, “AB’nin Anayasallaşma Sürecinde Temel Haklar Şartı”, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, C. 3, No: 2, Bahar 2004, s. 1-9.

Arsava, A. Füsun, “Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı”, Ankara Avrupa Çalışma­ları Dergisi, C. 3, No. 1, 2003, s. 1-17.

Arsava, A. Füsun, “AB Hukukunda Yurttaşlık Kavramı”, KOÜHF Dergisi, S. 2, 1998/1999, s. 293-304.

Atay, Ender Etem, “AB Üyesi Olmanın Vatandaşlara Tanımış Olduğu Belli Başlı Haklar”, GÜHF Dergisi, C: II, S. 1-2, 1998, s. 229-257.

Balkır, Canan, “Kimlikler Avrupası Üzerine Düşünceler”, Yeni Türkiye, S. 36, 2000, s. 815-821.

Baydur, Mithat, “Avrupa Vatandaşlığı”, Yeni Türkiye Dergisi, S. 36, 2000, s. 822-834.

Baykal Sanem, “Avrupa Birliği’nin Geleceği: Meşruiyet Sorunu, Anayasallaşma Sü­reci ve Bütünleşmenin Nihai Hedefi Üzerine”, Uluslararası İlişkiler, C. 1, S. 1, 2004, s. 119-153.

Çelebi, Aykut, Avrupa Halkların Siyasal Birliği”, İstanbul 2002.

Döner, Ayhan, “İnsan Haklarının Uluslararası Alanda Korunması ve Avrupa Sis­temi”, Ankara 2003.

Gautron, Jean Claude, “Avrupa Yurttaşlığı ve Fransa’daki Hukuki-Siyasi Tar­tışma”, (Çev: Durmuş Tezcan), MÜ AT Enstitüsü Avrupa Araştırmaları Dergisi, C. 5, S. 1-2, 1997, s. 225-239.

Göçer, Mahmut, “Avrupa Birliği ve Temel Hakların Korunması”, (http://www.anayasa.gov.tr/%20anayargi/gocer.pdf), 31.03.2004.

Göztepe Ece, “Yurttaşlığın Kamusal ve Ulusüstü Boyutu: Avrupa Yurttaşlığı ve Göçmen Forumu Örnekleri”, AÜHF Dergisi, C. 52, S. 4, 2003, s. 229-248.

Gündüz Aslan, “Avrupa Birliğinde İnsan Haklarının Yeri: Kurumsal Düzenleme ve Bireylerin Hakları” , MÜAT Enstitüsü Avrupa Araştırmaları Dergisi, C. 7, S. 1-2, 1999, s. 93-108.

İKV, AB Tam Üyeliğinin Türkiye Vatandaşlarına Sağlayacağı Faydalar, İKV ya­yını, (Ed: Senem Aydın ve Can Köstepen), İstanbul 2003.

Karakaş Ayşe Işıl, AT Hukuk Düzeni ve Ulus Devlet Egemenliği”, İstanbul 1993.

Komisyon, “European Governance:White Paper”, Brussels, COM, 2001, 428 final, Komisyon yayını.

Korkusuz, M. Refik, “Uluslararası Belgelerde ve Türk Anayasasında Temel Hak ve Özgürlükler”, İstanbul, 1998.

Mahçupyan, Etyen, “AB Kimliği, İslam Dünyası ve Zihniyet Açısından Türklerin İkinci Modernleşmesinin Anlam ve İşlevi”, Birikim, 2004, S. 187, s. 19-27.

Moussis, Nicholas, AB Politikalarına Giriş Rehberi, (Çev: Ahmet Fethi), İs­tanbul 2004.

Nezihoğlu, Halim, “Avrupa’nın Bütünleşme Süreci Işığında Avrupa Kimliğine Bir Bakış”, Yeni Türkiye, S. 36, 2000, s. 870-877.

Oder, Bertil Emrah, “Avrupa Birliğinde Anayasa ve Anayasacılık”, İstanbul 2004.

Oran, Baskın, Küreselleşme ve Azınlıklar”, Ankara 2001.

Raoux Alain, Terrenoire Alain, “Avrupa Yurttaşlığı”, (Çev: Selahattin Bağdatlı), KOÜHF Dergisi, S. 1, 1997, (563-569).

Reisoğlu, Safa, “Uluslararası Boyutlarıyla İnsan Hakları”, İstanbul 2001.

Taşdemir, Hakan; Demir, Hasan, “Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı”, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, C. 2, No. 3, 2002, s. 85-100.

Taşdemir. Hakan, “Maastricht Antlaşması Sonrasında Avrupa Topluluğu”, Yeni Forum Dergisi, C.17, S. 320, 1996, s. 32-37.

Tezcan. Durmuş; Mustafa Ruhan Erdem; Oğuz, Sancakdar, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması”, Adalet Bakanlığı yayımı, Ankara 2004.

Tezcan, Ercüment, “AB Yurttaşlığı: Gelişim ve Perspektifler”, Birikim, S. 157, 2002, s. 53-58.

Tezcan Ercüment, “AB Hukukunda Birey”, İletişim yayınları, İstanbul 2002.

Vardar Deniz, “AT’nin Kimlik Bunalımı ve Türkiye”, Görüş, S. 7, 1993, s. 38-45.


[1]“Temel hak ve özgürlükler” kavramı günümüzde özellikle anayasalarda yer alan hak ve özgürlükleri anlatmak için kullanılmaktadır. Öyleyse temel hak ve özgürlük kavramını anayasa koyucu tarafından çoğunlukla vatandaşına ancak genelde herkese tanınan ve herkese karşı ileri sürülebilen, toplumun bireye sağladığı özgürlük alanı olarak tanımlayabiliriz. M. Refik Korkusuz, Uluslararası Belgelerde ve Türk Anayasasında Temel Hak ve Özgürlükler”, İstanbul 1998, s. 12.

[2] Avrupa Anayasasının perspektif ve dayanaklarının başında temel haklar yer almaktadır. Çünkü temel haklar her toplumsal yapıyı anayasallaştırır ve düzenlemenin muhataplarına kendinden kaynaklanan teminatlar sağlayarak entegre eder. Ayşe Füsun Arsava, “AB’nin Anayasallaşma Sürecinde Temel Haklar Şartı”, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, C. 3, No. 2, Bahar 2004, S. 2, s. 1-9.

[3] Bilindiği üzere İnsan hakları kavramı Batı Avrupanın kültürel ve hukuki mirasının bir parçasıdır. Bu kavramın ortaya çıkmasında ve dünyaya yayılmasında, Batı Avrupanın ciddi katkıları vardır. Geniş bilgi için bk. Aslan Gündüz, “Avrupa Birliğinde İnsan Haklarının Yeri: Kurumsal Düzenleme ve Bireylerin Hakları”, MÜAT Enstitüsü Avrupa Araştırmaları Dergisi, C. 7, S. 1-2, 1999, s. 93-108.

[4] 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanan “Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu” ile oluşturulan İnsan hakları koruma sistemi hakkında geniş bilgi için bk. Safa Reisoğlu, “Uluslararası Boyutlarıyla İnsan Hakları”, İstanbul 2001; M. Refik Korkusuz, “Uluslararası Belgelerde ve Türk Anayasasında Temel Hak ve Özgürlükler”, İstanbul 1998; Ayhan Döner, “İnsan Haklarının Uluslararası Alanda Korunması ve Avrupa Sistemi”, Ankara 2003; Durmuş Tezcan, Mustafa Ruhan Erdem, Oğuz Sancakdar, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması”, Adalet Bakanlığı yayımı, Ankara 2004.

[5] Avrupa Birliği Konseyi tarafından, AT’nin AİHK’ya taraf olmasının AT Antlaşması ile bağdaşıp bağdaşmayacağı konusunda, bu Antlaşmanın 128’nci maddesi uyarınca görüş bildirmeye davet edilen ATAD 28 Mart 1996 tarihli ve 2/94 sayılı kararında; Topluluğun insan hakları alanında genel normatif bir yetkisinin bulunmayışından bahisle, kurucu antlaşmaların bu haliyle AT’nin AİHK’ya taraf olmasının mümkün olmadığını belirtmiştir. Böylelikle AB’nin AİHK’ya taraf olmasını sağlayacak egemenlik devri üye ülkelerce yapılmadığından Birlik’in AİHK’nın karar ve denetim sistemine dahil olması ve Birlik organlarının eylem ve işlemlerine karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuru imkanı doğmamıştır. Bu nedenle topluluk temelinde insan hakları koruması ATAD tarafından ortaya konulan içtihatlar yolu ile sağlanmaya çalışılmıştır. Bk. Mahmut Göçer, Avrupa Birliği ve Temel Hakların Korunması”, (www. anayasa. gov. tr/anayargi/gocer. pdf), 31.03.2004.

[6] Birlik yurttaşlığı statüsü ve bu statü ile üye ülke yurttaşlarına tanınan haklarla ilgili geniş bilgi için bk. Ercüment Tezcan, “Avrupa Birliği Hukukunda Birey”, İstanbul 2002; Ender Etem Atay, “AB Üyesi Olmanın Vatandaşlara Tanımış Olduğu Belli Başlı Haklar”, GÜHF Dergisi, C: II, S. 1-2, 1998, s. 229-257; Mithat Baydur, “Avrupa Vatandaşlığı”, Yeni Türkiye Dergisi, S. 36, 2000, s. 822-834; Hakan Taşdemir, “Maastricht Antlaşması Sonrasında Avrupa Topluluğu”, Yeni Forum Dergisi, C. 17, S. 320, 1996, s. 32-37; Ece Göztepe, “Yurttaşlığın Kamusal ve Ulusüstü Boyutu: Avrupa Yurttaşlığı ve Göçmen Forumu Örnekleri”, AÜHF Dergisi, C. 52, S. 4, 2003, s. 229-248; A. Füsun Arsava, “Avrupa Birliği Hukukunda Yurttaşlık Kavramı”, KOÜHF Dergisi, S. 2, 1998/1999, s. 293-304; Alain Raoux, Alain Terrenoire, “Avrupa Yurttaşlığı”, KOÜHF Dergisi, S. 1, 1997, (Çev: Selahattin Bağdatlı), s. 563-569; Jean Claude Gautron, “Avrupa Yurttaşlığı ve Fransa’daki Hukuki-Siyasi Tartışma”, MÜAT Enstitüsü Avrupa Araştırmaları Dergisi, C. 5, S. 1-2, 1997, (Çev: Durmuş Tezcan), 225-239; Ercüment Tezcan, “Avrupa Birliği Yurttaşlığı: Gelişim ve Perspektifler”, S. 157, Mayıs-2002, 53-58.

[7] AB çerçevesinde egemenlik devri sorunu ve bu kapsamda ortaya çıkan tartışmalar hakkında geniş bilgi için bk. Ayşe Işıl Karakaş, Avrupa Topluluğu Hukuk Düzeni ve Ulus Devlet Egemenliği”, İstanbul 1993.

[8] Dolayısıyla AB kimliği kendiliğinden ortaya çıkacak değil, üretilecek bir olgu; ve bu üretilecek kimlik “öteki” ile olan mesafeyi de yeniden tanımlayacak. Bu durumda çeşitli milletlerin birlikteliğine dayanan bu bütünleşmenin hayali olmayan bir kimliğe sahip olmadığını öne sürmek pek kolay değil. Öyleyse AB kimliği ancak, ortak bir hayalden beslenerek üretilebilecek bir tanımlama. Bk. Etyen Mahçupyan, “AB Kimliği, İslam Dünyası ve Zihniyet Açısından Türklerin İkinci Modernleşmesinin Anlam ve İşlevi”, 2004, S. 187, s. 19-27.

[9] Hakan Taşdemir, Hasan Demir, “Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı”, Avrupa Çalışmaları Dergisi, C. 2, No: 3, Ankara 2002, S. 92, s. 85-100.

[10] AB Konseyinin Nice Zirvesinde açıklanan ve Nice Antlaşmasına ekli “Avrupa Birliğinin Geleceği” Deklarasyonunun öngördüğü ve AB’nin yetkilerinden görevlerine, kurumsal yapısının daha etkili verimli ve demokratik işleyişinden bütünleşmenin amaçlarına ve nihai hedeflerine dek her konunun tartışılmasını öngören süreç, 2004 yılında son aşamasına girmiş bulunmaktadır. 2001 yılında İsveç ve Belçika Dönem Başkanlıkları tarafından başlatılan ve yürütülen Avrupa’nın geleceği tartışması 2001 Aralık ayında Laeken Zirvesi ile yeni bir aşamaya girdi ve 28 Şubat 2002 tarihinde Avrupa’nın geleceği Konvansiyonu adı verilen bir oluşuma dönüştü. 10 Haziran 2003 günü çalışmalarını tamamlayan Konvansiyon, başlangıçta sadece bir ihtimal olarak ortaya atılan Avrupa Birliği için bir “Anayasa” hazırlanmasını, başkanlığını üstlenen Fransa eski Cumhurbaşkanı Valery Giscard d’Estaing’in de yönlendirmesi ile gerçeğe dönüştürerek “Avrupa için Anayasal Antlaşma Taslağı”nı 20 Haziran 2003 tarihinde Selanik’te gerçekleşen AB zirvesine sundu. Bu metin üzerinde özellikle Komisyonun yeni yapısı ve Birlik’in işleyişi üzerinde küçük ülkelerin söz sahipliği konularında uzun süren uzlaşma çabaları sonucunda Haziran 2004, AB Zirvesinde uzlaşmaya varıldı. Uzlaşılan bu metin sembolik bir törenle Roma Antlaşmasının imzalandığı salonda 29 Ekim 2004 tarihinde AB’ye üye ve aday ülke devlet ve hükümet başkanları tarafından imzalandı. İmzalanan bu metnin AB üyesi ülkelerdeki onay prosedürü ise halen devam etmektedir. Geniş bilgi için bk. Sanem Baykal, “Avrupa Birliği’nin Geleceği: Meşruiyet Sorunu, Anayasallaşma Süreci ve Bütünleşmenin Nihai Hedefi Üzerine”, Uluslararası İlişkiler, C. 1, S. 1, 2004, s. 121, 119-153.

[11] A. Füsun Arsava, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı”, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, C. 3, No: 1, 2003, s. 8, 1-17.

[12] İngiltere AB üyesi ülkeler içinde yegane yazılı anayasa metnine sahip olmayan ülkedir. İngiliz Anayasası kavramı yüzyıllar içinde oluşmuştur ve sayısız tarihi metinler, örneğin Magna Carta ve Bill of Rights gibi metinleri içerir. Fransız Anayasasının, Avusturya Anayasası gibi bir temel haklar katalogu yoktur. Fransız Anayasası dibacesinde 1789 tarihli İnsan ve Vatandaşlık Hakları Bildirgesine ve onu tamamlayan 1946 tarihli IV. Cumhuriyet Anayasasının dibacesine atıfta bulunmaktadır.

[13] Bu değerlendirme 15 üyeli AB kapsamında yapılmıştır.

[14] Nicholas Moussis, Avrupa Birliği Politikalarına Giriş Rehberi”, (Çev: Ahmet Fethi), İstanbul 2004, s. 249.

[15] Mustafa Alp, “Avrupa Birliği Temel Sosyal Hakları ve Türk İş Hukuku”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 6, S. 1, 2004, s. 1-41.

[16] Hakan Taşdemir, Hasan Demir, “Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı”, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, C. 2, No: 3, 2002, s. 97, 85-100.

[17] Madde 16: “Topluluk hukuku ile ulusal hukuk uygulamalarına uygun olarak, teşebbüs serbestisi tanınır”. Temel Haklar Şartının tam (Türkçe) metni için bk. İKV, AB Tam Üyeliğinin Türkiye Vatandaşlarına Sağlayacağı Faydalar, İKV yayını, (Ed: Senem Aydın ve Can Köstepen), İstanbul 2003.

[18] Azınlık kelimesinin tanımı ve azınlık konusunda bilgi için bk. Baskın Oran, “Küreselleşme ve Azınlıklar”, Ankara 2001.

[19] İyi idare, iyi yönetişim AB ve Komisyon çevrelerinin de üzerinde çalışmalar yürüttüğü ve önem atfedilen bir alandır. Özellikle sıklıkla eleştirilen AB’nin ağır ve hantal Brüksel bürokrasisinin, daha verimli çalışması konusunda reform önerileri, proje ve fikirler geliştirmek üzere raporlar hazırlanmaktadır. Bu raporlardan biri için bk. Komisyon, ” European Governance:White Paper”, Brussels, COM, 2001, 428 final, Komisyon yayını.

[20] Zaten öyle de olmuştur. Şu anda AB’ye üye ülkelerde onay prosedürü devam eden AB Anayasası isimli belgeye Şart neredeyse aynen alınarak birincil (primer) hukukun tartışmasız bir parçası haline getirilmiştir. Böylelikle AB Anayasasının (Avrupa için bir anayasa oluşturan Antlaşma) yürürlüğe girmesi ile birlikte Şart’ın bağlayıcı bir belge olup olmadığı tartışması kendiliğinden ortadan kalkmış olacaktır.

[21] Şart’ın 52/3 ncü maddesi; “3. Bu şartta yer alan haklardan, İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunması Hakkında Avrupa Sözleşmesinde yer alan haklarla örtüşenlerin anlamı ve kapsamı, söz konusu Sözleşmedeki haklarınkiyle aynıdır. Bu hüküm, Birlik hukukunun daha ileri bir koruma getirmesine engel teşkil etmez .”

[22] Özellikle Şart’ın 51/2 nci maddesi;” 2. Bu şart, Topluluk veya Birlik bakımından yeni bir görev veya yetki yaratmaz ve Antlaşmalarda tanımlanan görev ve yetkileri değiştirmez”.

[23] Hakan Taşdemir, Hasan Demir, “Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı”, s. 94.

[24] A. Füsun Arsava, “Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı”, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, C. 3, No. 1, 2003, s. 14, 1-17.

[25] Ercüment Tezcan, AB Hukukunda Birey, İstanbul 2002, s. 260.

[26] Avrupa’nın Geleceği Konvansiyonu.

[27] Bertil Emrah Oder, Avrupa Birliğinde Anayasa ve Anayasacılık”, İstanbul 2004, s. 318.

[28] Şartta yapılan diğer değişiklikler, yorum ve uygulamaya ilişkin genel hükümler olan II-51 (Anayasada 111’nci madde) ve II-52 (Anayasada 112’nci madde) nci maddelere ilişkindir. II-51’nci madde de yapılan değişiklikle Şarttaki hak ve ilkelerin topluluk ve üye devletler tarafından gözetilmesi konusunda, Birlik’in sınırlı yetkileri özellikle vurgulanmaktadır. Bu değişikliklerin değerlendirmesine ise çalışmanın hacmi itibarı ile girilmeyecektir.

[29] Bu konuda geniş bilgi için bk. Ömer Kurtbağ, “İnsan Hakları Koşuluna Dayalı Avrupa Birliği Dış İlişkileri ve Genişleme Politikası”, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, C. 1, S. 2, Bahar-2002, 101-119.

[30] A. Füsun Arsava, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı”, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, C. 3, No:1, 2003, s. 16, s. 1-17. AB’nin kimlik oluşturma politikaları hakkında bilgi için bk. Halim Nezihoğlu, “Avrupa’nın Bütünleşme Süreci Işığında Avrupa Kimliğine Bir Bakış”, Yeni Türkiye, S. 36, 2000, s. 870-877; Canan Balkır, “Kimlikler Avrupası Üzerine Düşünceler”, Yeni Türkiye Dergisi, S. 36, 2000, s. 815-821; Deniz Vardar, AT’nin Kimlik Bunalımı ve Türkiye”, Görüş, S. 7, Ocak-1993, s. 38-45.

[31] Aynı yönde bk. Aykut Çelebi, Avrupa: “Halkların Siyasal Birliği”, İstanbul 2002.

[32] Her ne kadar Şart Avrupa için Anayasa oluşturan anlaşmada “neredeyse” aynen yer almışsa da, anayasanın üye ülkelerdeki onay prosedürü sürdüğü ve bu nedenle henüz bu belge yürürlüğe girmediğinden bu değerlendirme halen geçerliğini korumaktadır. Öte yandan Şart’ın halihazırda ATAD açısından bağlayıcı olmamakla birlikte, bir esin kaynağı olacağını söylemek yanlış olmaz bk. Ercüment TezcanAB Hukukunda Birey”, s. 260.